16-03-2026
İsmet Berkan

Hayal dünyasında yaşamayın, İran bu savaşın çok ağır kaybedeni

Hayal dünyasında yaşamayın, İran bu savaşın çok ağır kaybedeni

Amerika ve İsrail ortada bir provokasyon bile yokken İran’a saldırmaya başladı. Savaş üçüncü haftasında. İran normal bir ülke olsa, savaşın daha ikinci veya üçüncü günü, “Tamam teslim oluyoruz” der ve müzakere masasına otururdu.

Ama hepimiz biliyoruz, İran’ı yönetenler, kendi halklarının refahını ve mutluluğu önceleyen normal insanlar değil. Onlar iktidarlarına sarılmak, ideolojilerinden ve hem para hem güçten oluşan kişisel kazançlarından vazgeçmek istemeyen insanlar.

Esasen bu yaşadığımız savaş ertelenmiş, hiç olmaması gereken bir savaş. Çünkü İsrail, daha geçen yıl yaz aylarında bu ülkenin savunmasını tamamen ortadan kaldırmıştı. Herhangi bir hava savunması olmayan bir ülke normalde çoktan pazarlık masasına oturmuş, kendisini bu hale getiren ülkelerle kalıcı barışı müzakere etmeye başlamış olurdu.

İran’dan istenen şey son derece basitti: Çevresine ve bölgesine tehdit oluşturmaktan vazgeçmesi, başka ülkelerin iç işlerine karışmaması, oralardaki silahlı örgütleri desteklememesi, varsa nükleer silah edinme heveslerinden cayması, saldırı füzeleri yerine savunma füzelerine yönelmesi.

Bunlar soğukkanlı olarak düşündüğünüzde gayrı makul istekler değildi.

Konu sanki İran’ın egemenlik hakları gbi tartışılıyor ama Lübnan’ın, Filistin’in, Yemen’in, Irak’ın egemenlik hakkı yok mu? Düne kadar Suriye’nin egemenlik hakkı yok muydu? Bu ülkelerin her birinde İran’ın öyle gizli falan değil açık açık örgütlediği bazıları neredeyse ordu boyutlarında silahlı örgütler var ve bu örgütler sürekli bir istikrarsızlık kaynağı.

İran’ın eski bir cumhurbaşkanı, görev süresi sırasında “İsrail’i yok edeceğiz” demedi mi? Bu ülkenin nükleer enerjinin ve tıbbi kullanımın ötesine giden miktarda uranyum zenginleştirdiği bilinmeyen bir şey mi?

ABD ve İsrail’in saldırıları hukuk dışı evet. Bu savaş her bakımdan kirli bir savaş. Evet.

Ama savaşı başlatanların bu hukuk ve ahlak dışı tutumları İran’ın yaptıklarını temizlemez. Bu ülke bizim ülkemiz dahil bütün bölgede barışı tehdit ediyordu, sayısını unuttuğumuz irili ufaklı savaşların müsebbibiydi.

Zamanında Henry Kissinger İran için “Bir karar versinler” demişti, “İran bir ülke midir yoksa bir dava mıdır?”

İran hep bir “dava” bir “ideoloji” oldu. Ülke kılığına girmiş bir yeraltı örgütüydü adeta. Hala daha da öyle.

Bakın bugün somut durum şu: İran hava sahası yol geçen hanı. İsrail ve Amerika canlarının istediği her hedefi havadan vurabiliyor. Donanması yok, hava kuvvetleri yok. Füze ve dron atma kapasitesi her geçen gün biraz daha geriye gidiyor.

Ama ne yapıyor? Basra Körfezi kıyısında gerilla savaşı yapma tehdidinde bulunuyor. Hürmüz Boğazı’na mayın döşedi. Yani hala örgüt gibi davranıyor.

Neredeyse bütün dünyanın analistlerinin üzerinde birleştiği bir konu var: İran’ın dinci yönetimi bu badireden ne pahasına olursa olsun ayakta çıkmayı “zafer” olarak görüyor ve zamana oynuyor.

Oynadığı ne? Petrol fiyatlarını 100 doların üzerine çıkartarak Amerikan ekonomisini, dolayısıyla Trump’ı sıkıştırmak, maymun iştahlı olduğu bilinen Amerikan Başkanını savaştan vazgeçmeye zorlamak. Böylece İran’ı yöneten dinci cunta “Yıkılmadık ayaktayız” diyecek ve bunun adı da zafer olacak.

Yalnız eğer İran’ı şu an yöneten bir akıl varsa, o akıl çok büyük bir hata yaptı: Amerika ve İsrail’i başlattıkları savaşı yarıda bırakamaz hale getirdi.

Şöyle düşünün: Yarın sabah Amerikan Başkanı ve İsrail Başbakanı, saldırıları sona erdirdiklerini söyleseler ve Amerika donanmasını bölgeden çekse dahi Hürmüz Boğazı belki haftalarca açılmayacak, oraya döşenen mayınlar temizlenmeyecek, kapatılan petrol kuyuları yine haftalarca üretime geçemeyecek, duran doğal gazdan LNG üretimi aylar boyunca eski seviyesine gelemeyecek.

Yani, en azından başkan Trump ve dünya ekonomisi zaten en kötü kabusunu yaşıyor ve yaşayacak. O yüzden bugün dönüp geri adım atması İran’ın bu tutumu yüzünden imkansıza yakın hale geldi.

İran’ı yönetenler 90 milyon nüfuslu, inanılmaz bir zenginliğin üzerinde oturan, hepsi de çok iyi eğitimli ve onurlu insanlardan oluşan ülkelerini devasa bir Hizbullah seviyesine indirdi. Arada bir sembolik füzeler atıyorlar, karşılığında inanılmaz bir savaş makinesinin saldırılarına uğruyorlar. En fazla yapabildikleri Hürmüz Boğazını kapatan gerilla saldırıları tehdidinde bulunmak.

İran bu savaşın kazananı değil ve olmayacak. Aksine, özellikle İran halkı daha şimdiden bu savaşın en feci kaybedenleri. İran’ın rejimi de bir şey kazanmayacak. Koca ülkeyi Afganistan seviyesine indirmek bir kazanç değil.

Peki savaşın bir kazananı olacak mı? Hayır, o da olmayacak ama gelin onu da yarın konuşalım.

Ali Babacan: ‘Harıl harıl sermaye çıkıyor’

Ali Babacan: ‘Harıl harıl sermaye çıkıyor’

Bana soracak olursanız Türkiye’de ekonomide yaşanan en önemli konuların başında, geçen ay Merkez Bankası’nın ödemeler dengesi rakamlarının açıklanmasıyla ortaya çıkan bir acı gerçek geliyor.

O da, 2025 yılında Türkiye’den 30 milyar dolara yakın sermayenin çıkmış olması gerçeği.

Türkiye, verdiği onca yüksek reel faize rağmen yurt dışından sıcak para girişini sağlayamadığı gibi kendi öz sermayesini de ikna edemiyor, yerli sermaye de yurt dışına çıkıyor.

Bu konu, resmi rakamlarla da teyit edilmiş bir konu olduğu halde nedense ülkede ne muhalefetin gündemine geldi ne ekonomi basının ne iş dünyası örgütlerinin.

Sanki böyle bir şey yaşanmıyormuş, olmamış gibi yapıldı.

Dün nihayet Ali Babacan çıktı ve bu gerçeğe parmak bastı, “Ülkemizden harıl harıl sermaye çıkışı yaşanıyor” dedi.

Evet, harıl harıl.

Burada benim açımdan sürpriz Ali Babacan’ın bunu söylemesi değil, Ali Babacan’ın söylediği yer. Manisalı iş insanlarına bir cesaret gelmiş olmalı, şehirdeki Manisa Sanayici ve İş İnsanları Derneği MANSİAD konuşma yapması için Babacan’ı davet etmiş.

Esasen, Türkiye’den bir yılda 30 milyar dolar gibi bir sermayenin çıkmasıyla benim bir iş dünyası örgütünün Ali Babacan’a konuşması için davet yapmasına şaşırmamın sebebi aynı: Ülkedeki korku atmosferi.

Bunca sermaye, Ekrem İmamoğlu’nun hapse atılması dahil her şeyi yapmayı göze almış gözüken iktidardan artık ne köy ne kasaba olacağına dair inançsızlıktan ve o iktidara karşı duyulan korku yüzünden kaçıyor ülkemizden. Bu korku atmosferini yaratan başlıca aktörün savcılıktan alınıp Adalet Bakanlığına getirilmesi korkuyu daha da büyüttü ve kurumsallaştırdı.

Türkiye’de Tayyip Erdoğan iktidarı halkın mutluluğu ve refahını değil kendi iktidarının kalıcılığını önceliyor bir süreden beri. Ve bu öncelemenin sonucu da ülkeden sermaye çıkışı. Onun üstüne Ocak ayında işini kaybeden 516 bin kişiyi ekleyin. Düşeceğine yükselen enflasyona bakın.

Hepsi aynı şeyin sonuçları. Korku ve güvensizlik atmosferinin. Yarın sabah şirketinize el konmayacağından emin değilseniz buna tedbir ararsınız ister istemez.

Ali Babacan bakın ne diyor:

“Bizim yatırımcımız, bizim iş insanımız başka ülkelerde fabrika kuruyor. Başka ülkelerde üretim yapıyor. Başka ülkelerin insanlarına iş veriyor. Peki niye? Çünkü güven yok. Ekonomik dengeler altüst oldu… Hukuka güven zedelendi… Adalet duygusu sarsıldı… İnanın, pek çok iş insanıyla konuşuyoruz, hepsinde aynı endişe var. ‘Acaba bir gün sabahın altısında benim de kapım çalınır mı? Acaba bir gün benim de mal varlığıma bir gerekçeyle el konur mu? Acaba bir gün işlerim devam ederken şirketlerim apar topar TMSF’ye devredilir mi?’ Böyle bir korku iklimi varsa, orada yatırım olmaz arkadaşlar. Böyle bir savruk düzen varsa, sermaye risk almaz. Böyle bir ülkede ağzınızla kuş tutsanız ekonomiyi düzeltemezsiniz.”

Durum bu sahiden.