26-04-2023
İsmet Berkan

Erdoğan’ın eserleri, Kılıçdaroğlu’nun Adana-Mersin projesi…

Erdoğan’ın eserleri, Kılıçdaroğlu’nun Adana-Mersin projesi…

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bu seçim için iletişim stratejisi epeydir belli. Erdoğan, ‘Eser siyaseti’ denen şeyi yapıyor; yani iktidarı döneminde, özellikle de son dönemde yapılanları sergiliyor.

İşte dün, Türkiye’nin ilk jet motorlu insansız hava aracı Akıncı ve yine Türkiye’nin kendi imkanlarıyla ürettiği ilk jet savaş eğitim uçağı olan HürJet göklerdeydi.

Bugün, yapımı neredeyse yılan hikayesine dönen, geçmişte bakanların görevden alınmasına neden olan Ankara-Sivas yüksek hızlı tren hattı açılacak. Ondan önce Karadeniz doğal gazı şebekeye verildi, TGC Anadolu gemisi donanmaya teslim edildi, Togg üretimi başladı vs vs.

Erdoğan bu iletişim stratejisiyle ‘Ben yaptım, daha da yaparım’ mesajı veriyor.

Bu, kabul etmek gerek, aslında normal bir zamanda yaşasak seçim kazandıracak kuvvetli bir strateji. Ama Erdoğan’a yetmeyebilir, sebebini az sonra konuşacağım.

Kemal Kılıçdaroğlu ise iktidarda olmadığı için yaptıklarını elbette gösteremiyor, onun yerine yapacaklarını anlatıyor. Bunu da Twitter üzerinden paylaştığı ‘kara tahta’ videolarıyla yapıyor.

CHP liderinin dün akşam paylaştığı kara tahta önü videosu oldukça ilginç bir projeyi gündeme getirdi. Buna göre CHP lideri Cumhurbaşkanı seçilecek olursa Adana ve Mersin illerini kapsayan oldukça geniş bir alanda dev bir ileri teknoloji sanayi bölgesi planlıyor. Bu sanayi bölgesi, Kılıçdaroğlu’nun söylediğine göre ‘özel bir hukuk’la ve ‘uluslararası hukuka göre’ yönetilecek.

Bu bölgeye biyo kimya ve biyo teknoloji başta olmak üzere yeni teknolojilerle ilgilenen şirketler çekilecek. ‘Özel hukuk’ lafından anladığım, buraya daha çok yabancı şirketlerin gelmesi isteniyor.

Birbirine rakip iki liderin iletişim stratejilerindeki bu taban tabana zıtlığın bir bölümü kaçınılmaz. Erdoğan 20 yıldır iktidarda; Kılıçdaroğlu 13 yıldır muhalefette lider. Doğal olarak Kılıçdaroğlu ‘Yapacağım’ diyerek, geniş zamanlı konuşmak zorunda. Erdoğan ise ‘yaptım’ diyor.

Burada problem, Erdoğan’ın geleceğe ilişkin ufuk çizmemesinden kaynaklanıyor. Erdoğan hep geçmiş zaman kipiyle konuşuyor bu seçimde. Yeni proje diye anlattığı en önemli şey, deprem konutlarını 1 yılda bitirmek.

Tayyip Erdoğan’ın söyleminin geri kalanına, yani ekonomi dışı alanlara baktığımızda da aynı şeyi görüyoruz: Muhalefete PKK’lı ve LBGT’ci diyor, neredeyse dinsiz imansız demeye getiriyor ve hep geçmiş zaman kipiyle konuşuyor.

Bütün bunlar da, en azından bana Erdoğan’ın kazanmaktan çok kaybetmemeye oynadığı izlenimi veriyor. Elbette kazanmak da istiyor Erdoğan ama belki kazanmasının zor olduğunu görüyor, o yüzden kuvvetli bir kaybeden olmak istiyor. Ve bunun için de kendisine gönül vermiş seçmeni bir arada tutmayı yeni seçmen kazanmaktan daha önemli görüyor, o seçmeni konsolide etmeye, kendisi etrafında kenetlemeye daha büyük önem veriyor.

Kılıçdaroğlu’nun iletişim stratejisi de çok belirgin aslında. Neredeyse hiç polemiğe girmiyor, Erdoğan’la kavga etmiyor, ne söyleyecekse onu söylemeye devam ediyor, güler yüzlü ve aydınlık bir kampanya yürütmeye çalışıyor.

Sorun, Kılıçdaroğlu’nun seçmene, kendi potansiyel seçmenine ulaşmak için kullandığı yollarda. Neden bilinmez, CHP lideri Twitter’ı önemli bir mecra olmanın da ötesinde yegane mecra sanıyor. Oysa değil. 

Kılıçdaroğlu, YouTube’a ilk videosunu bundan 1 yıl önce, 2022’de koymuş. Şaka gibi. Sadece 75 bin 600 takipçisi var bu mecrada. Belli ki hiç uğraşılmamış burayla, YouTube’da takipçi kazanılmak istenmemiş. Bir başka önemli mecra TikTok’a 2021 Haziran ayında katılmış CHP lideri. Burada da sadece 534 bin takipçisi var.

Belli ki Kılıçdaroğlu ve etrafındaki iletişim ekibi, Twitter’ın daha çok alkışçılardan oluşan yankı odasını, YouTube ve TikTok gibi görece yankı odası anlayışını kırmaya çalışan algoritmalara sahip sosyal medyalara tercih etmiş.

Bütün bu hatalarına rağmen Kılıçdaroğlu kampanyası, klasik anlamda Erdoğan kampanyasından daha güçlü; çünkü pozitif bir söyleme dayanıyor. Ama burada tehlike, Kılıçdaroğlu’nun söyleminin zaten kendisine yatkın duran seçmenden başkasına ulaşmaması tehlikesi.

Bilmiyorum çelişkiyi anlatabildim mi? Erdoğan kendi seçmenine ulaşmaya çalışıyor kampanyasıyla, Kılıçdaroğlu ise belki de kendi seçmeninden başkasına sesini yeterince duyuramıyor.

Daha iktidara gelmeden bir kavganın tohumlarını atmak…

Daha iktidara gelmeden bir kavganın tohumlarını atmak…

Türk ekonomisinin durumu herkesin malumu, yeniden anlatmaya gerek yok. Eğer Kemal Kılıçdaroğlu seçimi kazanacak olusa, oldukça zorlu bir tabloyu devralacak.

Kemal Kılıçdaroğlu 14 Mayıs gecesi seçimi kazansa, elinde ekonomiyi emanet etmek için iki önemli, saygın isim olacak. Bunlardan biri Ali Babacan, diğeri ise İyi Parti’den Bilge Yılmaz.

Her ikisi de kendi alanlarında başarılı olmuş isimler. Bilge Yılmaz önemli bir akademisyen, Amerika’nın ve dünyanın en saygın iş idaresi okullarından birinden geliyor. Ali Babacan’ı ise hepimiz zaten biliyoruz.

Soru şu: Siz Kılıçdaroğlu olsanız bu iki isimden hangisine görev verirsiniz?

Denenmiş ve zor şartlarda başarılı olmuş, devletin nasıl işlediğini bilen Ali Babacan’ı mı tercih edersiniz, son derece başarılı bir akademisyen olan ama yönetme tecrübesini bilmediğiniz Bilge Yılmaz’a mı?

Meral Akşener geçen gün çok net konuştu, ‘Seçimden sonra ekonomiyi Bilge Yılmaz yönetecek’ dedi. Kemal Kılıçdaroğlu bu sözü ne yalanladı ne doğruladı. Ali Babacan da bu konuda konuşmadı.

Bilge Yılmaz dün bir grup gazeteciyle Ankara’da sohbet etmiş, ekonomiyi seçimden sonra kendisinin yöneteceğinden neredeyse emin biçimde konuşmuş, doğrudan Babacan’ı hedef almasa bile onu suçlar imalarda bulunup bazı kadrolarla hiçbir zaman çalışmayacağını söylemiş.

Daha ortada bir şey yok. Seçim kazanılmış değil. Kemal Kılıçdaroğlu bu konuda bir söz etmiş değilken ekonomiyi kim yönetecek kavgasını durduk yerde çıkartmak İyi Parti’ye özgü bir siyaset taktiği.

Bugün iktidara talip molan muhalefet partilerinin sık sık unuttuğu bir husus var: Kamuoyu, onları Tayyip Erdoğan iktidarına göre daha farklı bir standart üzerinden, kendi kurmak istedikleri rasyonel düzenin standartları üzerinden yargılıyor.

Bu konuşmalar ise hiç o yeni standarda benzemiyor, aksine Ak Parti’nin kaotik ve irrasyonel standardının içinde kalıyor.

Erdoğan’ın ‘mideyi üşütmesi’

Erdoğan’ın ‘mideyi üşütmesi’

İnanılmaz bir tempoyla seçim çalışmalarını yürüten Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan dün akşam katıldığı bir TV canlı yayını sırasında rahatsızlandı. Önce yayına aralar verildi, ardından Erdoğan ‘Midemi üşütmüşüm’ deyip seyirciden helallik istedi ve yayına devam edemedi.

Halk arasında ‘Midemi üşüttüm’ diye anılan rahatsızlığın üşümeyle bir ilgisi yok. Bu rahatsızlık bir viral enfeksiyon. Çoğunlukla da gıdalar yoluyla bulaşan bir enfeksiyon.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a yurt dışı gezilerde bir ‘çeşnici başı’nın eşlik ettiğini, onun yiyeceği her şeyin bu kişi tarafından kontroldan geçirildiğini, hatta içeceği suların bile Türkiye’den taşındığını biliyoruz. Yurt içi gezilerde de bu uygulamanın yapılıyor olması lazım.

O yüzden nasıl olup da Cumhurbaşkanı’nın bir çeşit gıda zehirlenmesi anlamına gelen ‘mide üşütmesi’ne yakalanabildiğini anlamak zor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dün çok zorlu bir programı vardı, oradan oraya koşturdu, uçaklara, helikopterlere bindi. Bu denli koşturmanın arasında yorulması da, yorgunluk yüzünden bağışıklık sisteminin direncinin azalması da mümkün elbette.

Geçmiş olsun.

‘Türkiye Arjantin olur mu?’

‘Türkiye Arjantin olur mu?’

Geçen gün haber geldi, biz de ayrıntılı biçimde 10 Haber’e koyduk. Arjantin’de resmi dolar kuru ile karaborsa kur arasındaki fark epey bir açılmıştı.

Arjantin’in elbette kendine özgü sebepleri var, bugün yaşanan ekonomik sıkıntılar da büyük ölçüde küresel iklim krizinden kaynaklanıyor. Görülmemiş bir kuraklık yaşıyor bu ülke ve başlıca ihracatı olan tarım ürünlerini üretmekte bile zorlanıyor. Bu da ülkeyi dolar sıkıntısına düşürmüş durumda.

Türkiye de, aynı sebeplerle olmasa da, dolar sıkıntısı yaşayan bir ülke ve bizde de resmi kurla karaborsa kur arasında Arjantin kadar olmasa da bir fark var artık.

Tabii pek çok kişinin aklına hemen, ‘Biz de Arjantin gibi olur muyuz’ sorusu geldi. Bu soru ben kendimi bildim bileli Türkiye’de zaman zaman sorulan bir soru. İki ülke sık sık birbiriyle kıyaslanır. Döndük dolaştık yeniden aynı kıyaslamaya geri geldik işte.

Ben kısa yoldan cevabı vermek isterim: Hayır, Türkiye’de kambiyo kısıtlamaları bugünkünden başka bir seviyeye çıkmadıkça Arjantin gibi derin bir ikili kur yaşayan ülke olmayız.

Ama elbette bu bizim iyi durumda olduğumuz anlamına gelmez.

Kira artışını sınırlama ısrarı

Kira artışını sınırlama ısrarı

İki üç gündür Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan başta olmak üzere Ak Parti ileri gelenleri, Temmuz ayında sona erecek olan kiralara yüzde 25’in üzerinde zam yapma yasağını uzatacaklarını söylüyorlar. Tabii bunun için seçimi kazanmaları ve Meclis’ten kanun geçirmeleri gerekecek.

Tayyip Erdoğan iktidarı hala enflasyonun gelip geçici, kısa süreli bir olay olduğunu sanıyor herhalde. Ev sahiplerinin kiralarda artış yapamaması halinde de enflasyonun yok olacağını sanıyor.

Oysa öyle değil. Kira zamlarına sınır getirmek zaten ev sahibi-kiracı kavgalarını arttırmak dışında hiçbir işe yaramadı. Bundan sonra da yaramayacak.

Bunu bir seçim vaadi gibi de söylüyor Tayyip Erdoğan ama benim bildiğim ev sahibi sayısı kiracı sayısından fazla.

Çok saçma sapan bir durum bu.