
Trump’ı korkutan yegane güç Wall Street mi?
Dünya ve insanlık bir büyük trajedinin içinden geçiyor.
Kanada Başbakanı Davos’ta yaptığı içerikli ve samimi konuşmada bu trajediyi isimlendirmek için büyük Çek yazar ve siyasetçi Vaclav Havel’in meşhur ‘Yalanda yaşamak’ benzetmesine başvurmuş.
Benim de büyük hayranlık duyduğum, yerli yersiz sık sık kullandığım bir benzetme bu ‘Yalanda yaşamak.’
Benzeri bir benzetmeyi yine hayranı olduğum Kanadalı şarkıcı ve şair Leonard Cohen ‘Everybody Knows’ adlı şarkısında yapmıştı:
Kendi kötü çevirimle hiç değilse şarkının başındaki birkaç satırı aktarayım: ‘Herkes biliyor zarların hileli olduğunu/ Savaşın bitip iyilerin kaybettiğini/ Boks maçının şikeli olduğunu/ Fakirlerin fakir kalmaya devam edip zenginlerin zenginleşeceğini/ Bu böyledir/ Herkes biliyor.’
Evet, elbette hepimiz biliyoruz ‘uluslararası düzen’ denen şeyin sadece büyük güçlerin düzeni olduğunu, ‘değerlere dayalı dış politika’nın yalan olduğunu, ‘kurumlar ve kurallar dünyası’nın bir ütopya olduğunu.
Ve belki hepimiz Donald Trump’a teşekkür borçluyuz: Bütün bu yalanları yüzümüze vurup bizi gerçekte yaşamaya yaklaştırdığı için.
Trump da kendisinden önceki başkanlar gibi davranıp bugün yaptığı her şeyi bir dizi ‘yüce amaç’ kılıklı yalanın arkasına gizleyebilirdi. Buna zahmet bile etmedi, yüzümüze vurdu.
İnsanlığın yaşadığı trajedi bu değil bana soracak olursanız. Ben Kanada Başbakanına hiç katılmıyorum bu bakımdan.
İnsanlığın yaşadığı esas trajedi insanlık tarihinin son 300 yıla yakın zamanının çöpe gitme ihtimalinin artması.
İnsanlık rönesans çağıyla ‘insan’ı keşfetti. Bu keşif Aydınlanma çağında ‘birey’in keşfine ve insanın insan olmaktan doğan doğal haklarının olduğu fikrine getirdi.
O fikir, ilk olarak bir yazılı hukuk belgesine 1776 yılında Amerika’nın Bağımsızlık Bildirgesi ile girdi:
‘Biz bu gerçeklerin apaçık olduğunu kabul ediyoruz: Tüm insanlar eşit yaratılmıştır, yaratıcıları tarafından kendilerine devredilemez bazı haklar bahşedilmiştir ve bunlar arasında yaşam, özgürlük ve mutluluğun peşinde koşma hakkı bulunmaktadır. Bu hakları güvence altına almak için, yönetilenlerin rızasından kaynaklanan adil yetkilere sahip hükümetler kurulmuştur. Herhangi bir hükümet biçimi bu amaçlara zarar verici hale geldiğinde, halkın onu değiştirme veya ortadan kaldırma ve yeni bir hükümet kurma hakkı vardır; bu yeni hükümetin temeli, halkın güvenliğini ve mutluluğunu en iyi şekilde sağlayacak ilkeler üzerine kurulmalı ve yetkileri bu şekilde düzenlenmelidir.’
Bu bildirgedir insanlığa modern anlamıyla demokrasi adı verilen yönetim biçimini armağan eden Amerikan Devrimi’nin başlatıcısı.
Şimdi o demokrasinin kurulduğu yerde, Amerika’da çatırdamasına, demokrasiyi sonsuza kadar güvende tutacağı varsayılan kurumların ve kuralların birer birer işlevlerini kaybetmesine tanık oluyoruz. İnsanlığın trajedisi bu bana soracak olursanız.
Amerika’yı kuranlar Anayasalarını yazarken birkaç şeyi bir arada başarmaya çalışıyorlardı.
Hem bir yandan ülkeyi ‘kral gibi’ yönetecek bir kişi olacaktı; hem de bu ‘kral’ın yetkileri sonsuz olmayacaktı. Yasa çıkarma yetkisi mutlak biçimde Kongre’nin olacak, ayrıca kralın gündelik davranışları bir yandan Kongre bir yandan da bağımsız yargı tarafından sürekli denetlenecekti (Sonradan bu denetim organlarına Anayasa yoluyla olmasa da gazeteciler ve gazetecilik de eklendi).
Amerika insanlığa sadece anayasaya dayalı özgürlükçü demokrasiyi değil modern anlamda kuvvetler ayrılığını ve hukuk devleti ilkesini de armağan etti.
Donald Trump Amerikan tarihinin en popüler başkanı değil. Bu göreve ondan çok daha fazla oyla ve çok daha geniş destekle seçilen çok sayıda başkan oldu. Ronald Reagan’ın ikinci dönemi ve Obama’nın ikinci dönemi Trump’ın şimdi yaşadığımız ikinci dönemine göre çok daha geniş bir koalisyona dayanıyordu.
Ama Donald Trump Amerika’nın gelmiş geçmiş en popülist ve en ideolojik başkanı herhalde.
Ve bu ideolojik yoluyla partisini de, kendisini denetleyecek anayasal aygıtları da baskı altına aldı.
250 yıllık Amerikan demokrasisi ve dolayısıyla hukuk devleti ile kuvvetler ayrılığı sistemi ciddi tehdit altında bugün ve bana soracak olursanız bu uluslararası düzenin yaşadığı tehditten çok daha önemli, çok daha derin sonuçlar yaratacak bir tehdit.
Son birkaç günün Grönland tartışmalarında gördük: Trump’ı korkutan, ona geri adım attıran bir tek güç kaldı Amerika’da geriye: Borsa ve piyasalar.
Trump Grönland sebebiyle 8 Avrupa ülkesine ilave gümrük vergileri açıklayınca buna ne Kongre’den ne de yargıdan bir tepki geldi, yegane anlamlı tepkiyi pazartesi günü ciddi biçimde değer kaybeden New York Borsası verdi. Borsa Avrupa ile yeniden ticaret savaşı ortamına girilmesini istemiyordu; çünkü Avrupa, Trump’ın bütün küçümsemelerine rağmen hala Amerika’nın en büyük ticaret ortağı.
Trump’ın dün Grönland konusunda son iki haftadır söylediği her şeyi yutup bu adada askeri üsler açmakla yetinmeye karar vermesinin yegane sebebi New York borsasından gördüğü tepki aslında.
Bu da insanlığın halinin ne kadar acıklı olduğunu yüzümüze vuruyor.
Hatırlayın, Türkiye’de de benzer durumları çok yaşadık. Tayyip Erdoğan’ı sınırlayan yegane gücün para piyasaları olduğunu gördük. O sınır bile bir yere kadar işledi, Erdoğan Merkez Bankası rezervlerininin tamamını satmaktan ve piyasayla kavgaya girmekten kaçınmadı.
Belki de esas yalanda yaşamak budur. Demokrasinin, hukuk devletinin, insan haklarının hala var ve koruma altında olduğuna safça inanmak…
Korkarım yalan olmayan tek şey kapitalizm. Gerisi bizim kendi kendimize uydurmalarımız.

