
Akın Gürlek’in İstanbul’a gelmesinin dördüncü gününde kulaklarım dikilmişti
Akın Gürlek 2024’ün ekim ayı başında İstanbul’a Cumhuriyet Başsavcısı olarak atandığında ben adını bile bilmiyordum.
Gazeteci arkadaşlarımız bir sürü şey anlatıyordu, CHP Adalet Bakan Yardımcılığı gibi siyasi bir görevden İstanbul’a savcılığa geçilmesini eleştiriyordu falan ama benim hiçbir kanaatim yoktu.
Ta ki onun atanmasının dördüncü gününe kadar.
O gün bir haber ajansından minik bir haber geldi, bazı avukatlar Akın Gürlek’in bir uygulamasını protesto ediyordu.
Haberde söylendiğine göre Gürlek emrindeki savcılara ruhsatsız silahla yakalanan herkes için tutuklama istenmesini emretmişti.
Böyle bir talimat var mıydı bilmiyorum ama gerçekten de son günlerde ruhsatsız silahla yakalanan herkes için savcılar tutuklama istemeye başlamıştı ve bazı mahkemeler de bu istekleri kabul ediyordu.
Geçmişte bu suça tutuklama istenmesi istisnai bir durumdu, ama şimdi belli ki yaygınlaşacaktı. Nitekim öyle oldu.
Elbette savcıların görevi suç ve suçluyla mücadeledir. Ruhsatsız silah konusu da ülkemizde çok can alan çok ciddi bir konu. O yüzden Akın Gürlek’n bu suçla mücadelede caydırıcı bir kararlılık sergilemesi açıkça eleştirilmesi zor bir şeydi. Eleştiren, rüzgara karşı durmayı da göze almalıydı.
Ama öte yandan avukatların itirazında da önemli bir nokta vardı: Tutuklama çok ağır bir tedbir ve ülkemizde öteden beri tartışmalı bir konu.
Parlamentomuz birkaç kez tutuklamayı zorlaştırmak için kanun çıkardı. Çünkü savcılar ve mahkemeler tutuklamayı henüz ortada bir mahkumiyet yokken peşin cezalandırma yöntemi olarak kullanıyordu. Bu sebeple Türkiye hem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde çok sayıda mahkumiyet aldı hem Anayasa Mahkemesi’nin tutuklamanın uzun sürmesi ve kopyala yapıştır kararlarla alınması hakkında belki yüzlerce ihlal kararı var.
Ama işte İstanbul’un yeni Cumhuriyet Başsavcısı bu eski bilindik yöntemi uygulamak, bu yolla hukuku zorlayarak bir caydırıcılık uygulamak istiyordu.
Oysa ruhsatsız silah veya mermiyle yakalanmanın cezası 1 yıldan 3 yıla kadar hapis ve 30 günden 100 güne kadar adli para cezasıydı. Görece hafif bir suçtu yani. Tutuklama gerektirmiyordu.
Suçun cezasının hafif olmasına itiraz ediyor olabilirsiniz ama unutmayın halkın iradesini temsil eden Meclis bunu böyle takdir etmiş. Cezayı ağırlaştırmanın yegane yolu Meclis’in bu konudaki fikrini değiştirmesi. Ama bir savcı bunu beklemiyor, ruhsatsız silahla yakalanan herkese cezasını peşinen, daha yargılama yapılmadan kesmek istiyordu.
Bu uygulama dediğim gibi benim daha görevdeki dördüncü gününde Akın Gürlek’le ilgili kulaklarımın dikilmesine neden oldu. Gürlek’in görevini nasıl yapacağı konusunda bir fikrim oluşmaya başlamıştı.
Öteden beri Türkiye’nin yargıyla, özellikle de ceza yargısıyla ilgili sorunlarının başlangıç ve bitiş noktasının savcılıklar olduğunu düşünüyorum, bu konuda kaç yazı yazdığımı hatırlamıyorum bile.
Savcılarımızın soruşturma kalitesi ve yetkilerini kullanma biçimi son derece belirleyici.
Savcılarımızın soruşturma kalitesinin düşüklüğü geçmişte FETÖ hakimiyeti zamanında görece daha iyi eğitimli ve kaliteli olan polis teşkilatının adliyeye hakim olmasını kolaylaştırmıştı. Savcılık fezlekelerini bile polis yazardı o zamanlar.
Şimdi savcıların polisten daha kaliteli ve iyi eğitimli olduğunu söyleyecek bir bilgiye sahip değilim ama İstanbul örneğinde 17 ay boyunca yaşadık, bu kez de büyük bir savcı hakimiyetinden söz edebiliriz.
İstanbul’da Cumhuriyet Savcısı İstanbul Polisi ile çatışmaya girdi, savcının suç şüphesi gördüğü bazı soruşturmalar polis tarafından inandırıcı ve ikna edici bulunmuyordu, bunun üzerine şehrin Emniyet Müdürü değişti, savcının dediği oldu. Benim bildiğim kadarıyla tarihte ilk kez, şehrin göbeğindeki soruşturmalar polis değil jandarma tarafından yürütüldü. Bunlar sistemin işleyişini bilenler için şaşırtıcı gelişmelerdi.
Sadece polis üzerinde bir hakimiyet de değildi bu, mahkemelere, hatta üniversitelere kadar uzanan bir hakimiyetti.
Akın Gürlek daha görevdeki dördüncü gününde farklı bir savcı olduğunu belli etmişti, bu fark bugün o artık Ankara’ya gitmiş olsa bile hala varlığını hissettiriyor. İşte bugün Ayşe Barım yargılanacak örneğin. Onun suçunun niteliği son dakikada savcı tarafından değiştirildi, bakalım mahkemeden ne karar çıkacak?
Geçmiş zamanda olsa Ayşe Barım suçlanmazdı bile. Nitekim 2013 yılından 2025 yılına kadar kimsenin aklına Gezi olaylarından onu suçlamak gelmemişti. Ortada yeni bir delil de yokken Ayşe Barım şimdi “hükümeti devirmeye teşebbüs”ten ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alma tehdidiyle karşı karşıya.
Aynı şey Ekrem İmamoğlu dosyası için de geçerli. Defalarca İçişleri Bakanlığına bağlı Mülkiye Müfettişlerinin denetiminden geçmiş, bir suç unsuru bulunmamış, bulunsa bile hiçbiri Büyükşehir Belediye Başkanına kadar yansımamış yolsuzluk iddiaları yeni bir gözle ele alındı ve sonunda İmamoğlu’nun 2 bin 500 yıla kadar hapsinin istendiği dava açıldı. Daha önce yolsuzlukla suçlanan hiçbir büyükşehir belediye başkanı tutuklanmamıştı, İmamoğlu 10 ayı aşkın zamandan beri hapiste. Onunla birlikte çok sayıda başka belediye başkanı da hapiste. Dosyalardaki tutarsızlıkları, boşlukları, soruşturmanın yürütülmesi sırasında uygulanan “Tutukla, hapse at, itirafçı olmaya zorla” yöntemini aylardır tartışıyoruz.
Akın Gürlek’le ilgili dikkatimi çeken bir başka şey bir anda pek çok kişinin savcıyla “site komşusu” olduğunu, onunla konuştuğunu söylemeye başlamasıydı. Bu insanlar avukat veya adli görevli falan değildi; hemen tamamı iş dünyasından, gazetecilikten, siyasete yakın durmalarından tanıdığım insanlardı. Kendi çapımda ben de uzun süredir gazetecilik yapıyorum, daha önce başka bir savcı için lafa “Geçen gün savcı beyi ziyaret ettim” veya “Geçen gün konuştuk” diye başlayan bu kadar çok insana rastlamamıştım.
Akın Gürlek’in daha önce rastlamadığımız türden farklı bir güce sahip olduğunu, bunca insanın da onunla konuştuğunu görüştüğünü söyleyerek güce yakın durmaya çalıştığını böyle sezdim. Çok çarpıcı bir şeydi.
Yakın durulmak istenen gücün ne olduğu da üç aşağı beş yukarı belliydi açıkçası. İddiaya göre Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sık sık Başsavcı ile görüşüyordu. Hatta bu görüşmeler genellikle Erdoğan’ın cuma namazlarını kıldığı Altunizade’deki bir camide, namaz sonrası gerçekleşiyordu. Yine iddiaya göre bu görüşmelerde başsavcı Cumhurbaşkanına yürüttüğü soruşturmalarla ilgili bilgi veriyordu.
İşte o Akın Gürlek bu sabah itibarıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı görevinden alındı ve terfien Adalet Bakanlığı’na atandı.
Merak ettiğim ve herkesin de merakı olduğunu tahmin ettiğim şey şu: Acaba bu atama “Tamam sen görevini tamamladın” ataması mı, yoksa “İstanbul çapında yaptığını şimdi Türkiye çapında yapmanı istiyorum” ataması mı?
10Haber konuyla ilgili haber analizine “Dört satırlık yazıyla belki de bir devir değişti” başlığını atmış. Bir devrin değiştiğine kuşku yok, tek soru ne yönde değişti?

