19-02-2026
İsmet Berkan

Bütün siyasi partilerin Kürt sorununu çözmek konusunda aynı metin üzerinde uzlaşacağı aklınıza gelir miydi?

Bütün siyasi partilerin Kürt sorununu çözmek konusunda aynı metin üzerinde uzlaşacağı aklınıza gelir miydi?

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde dün tarihi bir uzlaşma yaşandı. Mecliste temsil edilen partilerin, İyi Parti hariç, tamamı terörün sona ermesi ve Kürt sorununun çözülmesi yönünde bir dizi öneriyi içeren bir raporun üzerinde uzlaştı.

Yanlış okumadınız, Ak Parti, CHP, DEM Parti ve MHP aynı metni benimsedi.

Bu uzlaşmanın sadece Meclis’teki Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 50 üyesi arasında yaşandığını düşünüyorsanız yanılmış olursunuz.

Raporun nihai hali bütün partilerin yetkili kurullarında tartışıldı, bizzat genel başkanlar tarafından da onaylandı. Yani bu uzlaşma Meclis çapında bir uzlaşma.

Bugünlük konunun tarihi önemini anlatmakla yetineceğim, ileriki günlerde raporun içeriğine de gireceğim elbette.

Rapora baktığınızda, TBMM Komisyonu hem Meclis’in hem de Türkiye’nin önüne şöyle bir perspektif koyuyor:

1. Öncelik elbette terörün sona ermesi. Bu konuda ayrılıkçı terör örgütü zaten kendini fesh etme kararı aldı, şimdi silahların da tamamen bırakılması ve bu bırakmanın kurulan teyid mekanizmalarıyla kesinleşmesi bekleniyor.

2. Bu teyid aşamasını hemen Meclis’in “Demokrasinin güçlendirilmesi” dediği aşama takip edecek.

3. Ve son olarak bu iki adımın neredeyse doğal devamı niteliğinde ekonomik kalkınma ve refah artışı gelecek.

Meclis Komisyonu’nun konuyu bu şekilde bir perspektife oturtması son derece önemli.

Hepimiz biliyoruz, Türkiye’de bu süreci şüpheyle izleyen, “PKK’ya taviz veriliyor” diyen, “Öcalan meşrulaştırılıyor” diyenler var. Ben bu şüpheciliği doğal buluyorum; 50 yıldır devam eden silahlı bir meselenin geride bıraktığı acıların, travmaların ve diğer izlerin hemen silinmesi beklenemez zaten.

Ancak yine de Meclis’in verdiği perspektife bakınca, Türkiye’nin 50 yıllık PKK terörüne karşı vereceği yegane “taviz”in demokratikleşme adımları olduğunu görmeliyiz.

Eğer Meclis, komisyon raporunda vaat edilen demokratikleşme (“demokrasinin güçlendirilmesi”) adımlarını atacak olursa, bunun ülkemizin son 200 yıllık tarihinde iç dinamikle gerçekleşecek ikinci büyük modernleşme adımı olacağını kayda geçirmemiz gerek.

Bize modernleşme, 1790 yılından itibaren hep “dış dinamik”lerle, bazen uluslararası baskı, bazen uluslararası ödül mekanizmalarıyla geldi. 

Kendi kendimize yaptığımız ilk büyük modernleşme hamlesi 1923’te kurduğumuz Cumhuriyetimizdi. Onu bize kimse dayatmadı, biz kendi kendimize kurduk. 

Bu sefer bir kez daha kimse dışarıdan bize bir şey söylemezken bunu kendimiz, kendiliğinden ve kendimiz için yapacağız, eğer yapmayı başarırsak.

Bugün bu tarihi adımın keyfini çıkaralım, gerisini sonra konuşuruz.

Milli Eğitim Bakanı’nın genelgesinin ne anlama geldiğini görecek kadar okuma yazmam var çok şükür

Milli Eğitim Bakanı’nın genelgesinin ne anlama geldiğini görecek kadar okuma yazmam var çok şükür

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin Ramazan sebebiyle okullara bir genelge gönderdi, genelgesinde Ramazan ayı için bazı etkinlik önerileri sıraladı.

Ramazan elbette önemli, ayrıca dini ve kültürel bir değer olarak okullarda Ramazan’dan söz edilmesi de son derece doğal. Okullarda bizim çocuklarımız okuyor, onlar bu toplumun kültürel ve dini değerlerinin bir parçası.

Böyle bakınca bakanın okullara gönderdiği genelge sanki normal ve doğalmış gibi duruyor ama öyle değil. Çünkü genelge, adı konmamış bir baskıyı beraberinde getiriyor.

Örneğin çocuklardan evlerindeki iftar sofrasında fotoğraf çekmeleri isteniyor. Peki ya o evde oruç tutulmuyor, iftar yapılmıyorsa? Kimlerin evinde iftar yapılıyor kimlerinkinde yapılmıyor listesine dönüşmez mi bu? Veya insanları yalan söylemeye itmez mi?

Ya imkanı yoksa ailenin gösterişli iftar sofrası kurmaya? Çocukları sınıf arkadaşlarıyla böyle bir kıyaslamaya sokmak doğru mu?

Ana sınıfı çocuklarını camilere götürmekten ne gibi bir fayda bekleniyor olabilir?

Bakanlık bir şeyi unutmuş gözüküyor: Çocuğun sahibi devlet değil ailesidir. Aileler kendi dini/felsefi değerlerini çocuklarına aktarmak isterler. O değerler okularda çocuğun burnundan sokulmak istenirse, bir zamanlar okullarımızda yaşanan başörtüsü ve laiklik baskısından hiç farkı olmayan bir din baskısı ortaya çıkar.

Milli Eğitim Bakanı, “Genelgede laikliğe aykırı bir şey yok” demiş, genelgeyi eleştirenleri de “Okuma yazma bilmemek, okuduğunu anlamamak”la suçlamış.

Mesele belki bir ucundan laiklik ilkesine de gelir dayanır ama ondan önce temel insan hakları ve onun ayrılmaz bir parçası olan çocuk hakları diye bir şey var, genelge esas bunlarla çelişiyor bana soracak olursanız.