03-03-2026
İsmet Berkan

Çocuklarımıza bunu bırakıyoruz: Nükleer silahlarla dolu bir dünya

Çocuklarımıza bunu bırakıyoruz: Nükleer silahlarla dolu bir dünya

İronik mi demeli trajik mi bilemedim; Amerika ile İsrail sözde İran nükleer silaha sahip olamasın diye bugün bir savaş yürütüyor.

Ama aynı gün Fransa’nın Cumhurbaşkanı çıktı, ülkesinin gelecekte daha fazla nükleer silah üreteceğini ve Avrupa savunması için ülkesinin nükleer şemsiye sunacağını duyurdu.

Bu duyuruyu yaptığı yer ve kendisine dekor olarak seçtiği şey de sembolik: Nükleer başlık taşıyan füze fırlatma kapasitesine sahip bir denizaltının önünde yaptı bu açıklamayı Macron.

Aynı gün Fransa ile Almanya’nın nükleer koruma şemsiyesiye ilgili anlaşması ve anlaşmanın ortak açıklaması da yapıldı. Konuyla ilgili haberi okumanızı tavsiye ederim.

Fransa’nın sağladığı bu nükleer şemsiye Almanya dışında Polonya, Hollanda, Belçika, Yunanistan, İsveç ve Danimarka’yı da kapsayacak. İtalya, İspanya veya Türkiye neden yok? Henüz Fransa ile anlaşmadıkları için.

Daha önce yazdım, nükleer silahlar kullanmak için değil kullanmamak için sahip olunan silahlar. Ama biri sahip oldu mu, siz de sahip olmalısınız ki kullanılmasın. Adına “Nükleer caydırıcılık” denen şey bu.

Avrupa, nükleer bir güç olan Rusya’dan gelen yayılmacılığa ve tehdide karşı bu şemsiyeyi açıyor ama aslında 1945’ten beri zaten şemsiyesi vardı koca kıtanın. Bu, NATO’nun bünyesinde Amerika’nın sağladığı şemsiyeydi.

Fransa başta olmak üzere Avrupa ülkeleri artık Amerika’nın kendilerini korumaya devam edeceğinden emin değiller; o yüzden kendilerine ait bir caydırıcılık istiyorlar. Bunun içinde Avrupalı iki nükleer güce, Fransa ve İngiltere’ye bakıyorlar.

Esasen Fransa da İngiltere de, ABD, Rusya veya Çin’le kıyaslandığında ikinci sınıf nükleer güçler ama bunun çok da önemi yok. Yani kaç bin tane nükleer başlığınızın olması ikincil bir konu, Fransa’nın bütün dünyayı imha edecek bir nükleer saldırıyı başlatacak kadar nükleer başlığı var sonuç olarak. Ama Macron dün bunların sayısını da arttıracaklarını söyledi.

Geçenlerde haber vardı, Çin’in nasıl sessizce nükleer silah sayısını arttırdığını anlatıyordu. Nitekim, Rusya ile ABD’nin nükleer başlıkların sayısını sınırlayan anlaşmayı yenilememelerinin başlıca sebebi de buydu zaten; Çin’in artan nükleer başlık sayısı.

Bir kez daha söylüyorum: Kaç nükleer başlığa sahip olduğunuz ikincil önemde; çünkü diyelim bunlardan 10’uyla bütün dünyayı yok edecek bir savaşı tetikleyebilirsiniz. Kuzey Kore’nin 60 başlığı olduğu düşünülüyor ama bu rakam herkesin onlardan korkmasına yetiyor.

Fazla sayıda nükleer başlığa sahip olmak ülkenizin küresel iddiasıyla ilgili. Malum dünya büyükçe bir gezegen ve gezegenin her yerinde aynı anda tehdit yaratabilmek için çok sayıda başlığa, onları taşıyan denizaltılara, uçaklara ve tabii hem balistik hem de kıtalararası füzelere ihtiyacınız var.

Dünyamız, nükleer silahların neredeyse hiç konuşulmadığı bir 35 yıl geçirdikten sonra yeniden bu korkunç silahları konuşmaya başladı. Bu bir tesadüf değil. Amerika ile Çin arasındaki küresel rekabetin bizi buraya getirmesi biraz da kaçınılmazdı.

Bu rekabette tamamen silinip gitmek istemeyen Avrupa da işte Fransız nükleer silahlarıyla “Ben de buradayım, beni de ciddiye alın” demiş oluyor.

Avrupa ile Amerika eskisi gibi dost değil, eskisi gibi birbirinin tamamlayıcı parçası değil. Bu ittifakta derin çatlaklar var. Zaten o çatlaklar yüzünden bugün Fransa’nın nükleer şemsiyesini konuşuyoruz.

Ve hepimiz biliyoruz, konu nükleer şemsiyeden ibaret değil. Avrupa kendine bir de ortak ordu kurma arzusunda. Yavaş ama emin adımlarla NATO’nun sonuna doğru gidiyoruz. Belki 20 yıl sonra NATO bir hatıraya dönüşecek.

Bu büyük küresel yeniden yapılanma ve dünyaya yeni bir düzen getirme arayışında Türkiye’nin adı zaman zaman geçiyor.

Türkiye düne kadar Batı dışı ittifaklarla da (Şanghay Beşlisi ve BRICS gibi) flört ediyordu; dün de yazdım, bence İran savaşı kesinlikle gösterdi ki böyle şeyler sona erdi, Türkiye artık Batı dışı bir arayışta olduğunu ima edecek lükse sahip değil.

Bu mecburiyet de Tayyip Erdoğan’a kendini yeniden tanımlamayı ve Avrupa yakınına konumlanmayı zorunlu kılıyor.

Dolar bazında yüzde 17,5 büyüdük, Amerika bizi kıskanıyor mudur?

Dolar bazında yüzde 17,5 büyüdük, Amerika bizi kıskanıyor mudur?

Türkiye’nin gayrı safi yurt içi hasılası 2024 yılında 44 trilyon 587 milyar 225 milyon liraymış.

Aynı rakam 2025 sonunda 63 trilyon 20 milyar 906 milyon liraya yükselmiş.

Artış oranı yüzde 41,3.

Aynı GSYH rakamlarını o yılın ortalama dolar kuruna bölünce, 2024 yılında dolar olarak Türk ekonomisinin büyüklüğünün 1 trilyon 358 milyar 255 milyon dolar olduğunu görüyoruz. Bu rakam 2025’te 1 trilyon 596 milyar 320 milyon dolara yükselmiş.

Artış oranı yüzde 17,5.

TL bazındaki yüzde 41,3’lük artıştan enflasyon deflatörünü çıkardığınızda TÜİK yıllık büyüme hızını yüzde 3,6 olarak buluyor. Reel anlamda büyümemiz bu.

Ama TL bazında yüzde 3,6 olan büyümemiz, dolar bazında bakınca yüzde 17,5 çıkıyor. Hadi doların enflasyonunu da bundan çıkartsak bile hala yüzde 15 civarında bir dolar bazlı büyümeden söz ediyoruz.

Bu rakam gerçek olsa şu anda hiçbirimiz hayatımızdan şikayet etmiyor olurduk. Yani hepimizin gelirinin (ve tabii harcamasının da) dolar bazında büyümesi normalde bizi memnun ederdi. Ama değiliz.

Bunun sebebi cari dolar fiyatının gerçeği yansıtmıyor olması.

Gerçeği yansıtıyor olsaydı ve Türkiye bu büyümeyi sağlasaydı, ne Tayyip Erdoğan’ın yeniden seçilme kaygısı olurdu ne de ekonomi konuşmamak için marjinal bir partinin yazdığı laiklik bildirisi gibi şeylerle uğraşması gerekirdi.