
Benim Brüksel’de ne işim var?
Sağolsun, Ertuğrul Özkök dünya aleme ilan etti zaten, bir grup gazeteci Avrupa Birliği Komisyonu’nun davetlisi olarak Brüksel’deyiz.
O kadar uzun bir aradan sonra yeniden Brüksel’e geldim ki, en son ne zaman burada olduğumu hatırlamıyorum bile. En azından 10 yıl geçmiş olmalı.
Oysa bir zamanlar Brüksel evimizin arka odası gibiydi. Bu şehre neredeyse Ankara’ya gittiğim sıklıkta giderdim. Hatta bir seferinde sınırda pasaportumu kontrol eden şaka yapmış, ‘Avrupa Birliği sana burada oturma izni alsın’ demişti.
Sonra, Türkiye-AB ilişkileri dondu, önce hükümetimizin, giderek de sivil toplumun AB hevesi kaçtı ve Brüksel’e gidilmez oldu. En azından benim için.
O yüzden AB Komisyonu’nun Türkiye Temsilciliğinden davet aldığımda şaşırdım.
Ama ondan birkaç hafta önce Mehmet Ali Yalçındağ’dan bir basın toplantısı için davet aldığımda da şaşırmışım.
Kimse açık açık söylemiyor ama bu iki şaşkınlık sanki birbiriyle bağlantılı.
Yalçındağ, DEİK içinde bir süredir aktif. Önce Türk-Amerikan iş Konseyi Başkanlığı yaptı, ardından Türk-Alman İş Konseyi Başkanı oldu. Son genel kurulda da Avrupa’daki bütün iş konseylerinin koordinatörlüğü görevini de üstlendi, Alman İş Konseyi Başkanlığının yanısıra.
Onun koordinatörlük görevi anladık ki öyle sıradan bir görev değil; Yalçındağ’ın bir projesi var.
Proje, Financial Times’da yayınlanan bir açık mektup oldu, AB liderleri açıkça Türkiye ile tam üyelik perspektifini yeniden canlandırmaya davet edildi.
Yalçındağ’ın ve DEİK’in, dolayısıyla Türk iş dünyasının bu davetinden Türkiye’de Tayyip Erdoğan iktidarı ne kadar haberdardı? Ne kadar destekliyordu? Bu sorular soruldu, cevapları da bence kasıtlı olarak hep belirsiz bırakıldı. Ama iktidardan bir itiraz duymadık.
İş dünyasının çabası devam ederken AB Komisyonu’ndan gelen davet, kulaklarımın dikilmesine neden oldu. Acaba ikisi birbiriyle bağlantılı mıydı? AB tarafı, ‘Bakın canlandırmaya çalışıyoruz’ mu diyordu?
Elbette Türkiye-AB ilişkilerinin yeniden canlanmasının bir ön koşulu var: Türkiye’nin ‘demokratik geri gidişi’nin durması, hukuk devletine geri dönülmesi…
Bu ön şart orada duruyor ve durmaya da devam edecek. Bu anlamla, Türkiye’de hükümetin başlangıç adımı ister istemez yeniden demokratik reformlar yapmak, hukuk devletinin önündeki fiili engelleri kaldırmak, hatta mümkünse yasal güvenceler getirmek olmak zorunda. Bu aklınızın bir kenarında dursun.
Ancak siyasetin Türkiye’ye, daha doğrusu Tayyip Erdoğan’ın varlığına özgü bu kısıtı bir sabah ansızın kalkmayacak. En azından görülür gelecekte bu olmayacak.
Peki buna rağmen ne yapılabilir?
Dün yapılan toplantılardan birinde ilginç bir şey öğrendik.
Malum, tam üyelik sürecinin ‘chapter’ diye adlandırılan konu başlıklarından biri de ‘kamu alımları’ konusu. Aslında onlarca ‘chapter’ içinde bu belki de en mekanik olanı. Konu şu: Türk ve AB mevzuatı uyumlulaştırılacak, böylece Avrupa şirketlerinin Türkiye’de, Türk şirketlerinin de Avrupa’da kamu ihalelerine girebilmesi mümkün olacak.
Bu konu sadece tam üyeliğin bir unsuru değil. Aynı anda gümrük birliğinin güncellenmesi adı verilen sürecin de parçası.
Ama malum hem AB artık Türkiye ile tam üyelik için yeni ‘chapter’ açmıyor, hem de gümrük birliğinin güncellenmesi konusu 10 yıldır askıda duruyor, yaprak kıpırdamıyor.
Ama şimdi öğreniyoruz ki, meğer Türkiye ile AB, ‘kamu alımları’ konusunda alttan alta konuşuyor. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, adına ‘Kamu İhale Yasası’ denen ve yüzlerce kez değiştirilen yasayı AB’ye uyumlu hale getirmek ve mümkünse bir daha değişmemesini sağlamak için çalışıyormuş. Ve eğer bu olursa, adı konmamış biçimde hem tam üyelik hem de gümrük birliğinin güncellenmesi kapsamındaki bir konu hayata geçecekmiş.
Dikkat edin, tam üyelik müzakereleri askıda durmaya devam ediyor, gümrük birliği güncellemesi resmen başlamış değil ama bir konu aradan çıkacak. Bürokratik yaratıcılık mucizesi bir nevi.
Türkiye ile ABD arasında böyle bir kaç konu daha var. Mesela sokaktaki insanı da çok yakından ilgilendirecek olan olan ‘Roam Like At Home’ programı. Bu programa Türkiye dahil olursa Avrupa’ya gittiğinizde cep telefonu için farklı bir ücret ödemeyeceksiniz, Türkiye’de nasıl kullanıyorsanız öyle kullanacaksınız. Tabii Avrupalılar da Türkiye’ye geldiğinde roaming ücreti ödemeyecek.
Bir başka program Avrupa para transfer sistemi. Eğer bu olursa Türkiye’den Avrupa’ya, Avrupa’dan Türkiye’ye para transferinde yurt içinde bankanıza ne ücret ödüyorsanız o kadar ücret ödeyeceksiniz, başka bir ekstra ücreti olmayacak.
Bize bu mesajları veren AB Komisyonu yetkilileri, açıkça AB kurallarının arkasından dolaşan yaratıcı yöntemler geliştirdiklerini anlatmış oluyorlardı aslında. Yani mesaj şuydu: Biz ilişkileri canlandırmak ve yol almak için hazırız, zaten bir şeyler de yapıyoruz, siz ne yapacaksınız?
Dün akşam Komisyonun önemli bir yetkilisiyle yemek sırasında sohbet ediyorduk, bana gün boyu edindiğim izlenimi sordu, ben de ‘Türkiye ile AB mahçup bir dansa başlamak arzusunda ama ilk adımı kim atsın onu kestirmeye çalışıyorlar, çünkü arada karşılıklı büyük bir güvensizlik var’ dedim, yetkili gülümsedi, ‘Aynen öyle’ dedi.
Ama bir şeyi unutmayın: Komisyon sonuçta bürokrasi, güçlü bir bürokrasi ama nihai karar verici değil. Nihai kararlar hep siyasi.
İş dünyasının, sivil toplumun AB üyelik hedefinin yeniden canlandırılması için çaba göstermesi anlamlı ve önemli. AB Komisyonu bürokrasisi de anlıyoruz ki benzer bir çabaya girmeye hazır. Örneğin Made in Europe konusunda Türkiye’yi de içine alan kararın komisyondan geçmesi çok önemli bir belirti.
Bu çabalar siyaseti de itekler mi? Ankara, bazı güven verici adımlar atmayı kabul eder ve Avrupa’dan ne karşılık göreceğini bekler mi?
Açıkçası fazla bir belirti yok bu konuda. Ama keşke olsa…
Brüksel’de gördüğüm ve yaşadığım budur ama bugün de bir sürü toplantıya gireceğiz, bakalım daha neler olacak?

