10-03-2026
İsmet Berkan

Paralel evrenden savaş haberleri

Paralel evrenden savaş haberleri

Sabahları 05.00’te kalkıyor, 10Haber’i yayına hazırlamaya başlıyorum. Geceden kalan haberleri tarıyor, yabancı basında (The New York Times, The Wall Street Journal ve Financial Times) yer alan bizim için önemli haberleri okuyorum.

10Haber yayınlandıktan sonra da işim bitmiyor. Bu sefer, bu köşe yazısını yazmazdan önce oturuyor Türk medyasını tarıyorum. Hep şu sırayla bakıyorum web sitelerine: Hürriyet, Sabah, Cumhuriyet, Sözcü, Nefes, HalkTV, YeniÇağ, YeniŞafak, Karar ve T24.

Bu web sitelerin her birinde 20’şer 30’ar “manşet” olduğu için taramak zaman alıyor. Bu tarama sırasında ilgimi çeken köşe yazılarını ve haberleri okuyorum.

Günü gününe çok uymuyor ama son günlerde Türk medyası taramasında ilgimi çeken pek az köşe yazısı ve haber olmaya başladı. Sebebi, neredeyse bir bütün halinde, yani hükümet yanlısı-muhalifi ayrımı olmaksızın bütün Türk medyasının bir paralel evrende yaşamaya başlaması.

Türk medyasına bakacak olursanız 28 Şubat Cumartesi sabahından beri devam eden bu savaşta İran zafer elde etmek üzere. İsrail alev alev yanıyor, Amerika çaresiz hiçbir şey yapamıyor. İran ise korkusuz biçimde bir zafere doğru yürüyor.

Türkiye’ye düşen İran füzeleri örnek alınması gereken bir soğuk kanlılıkla yazılıyor ve sitelerde arka planda yer alıyor. Azerbaycan’a düşen İran SİHA’larını “İsrail’in gönderdiği” söyleniyor, İranlılara ‘Şerefsizler’ dedi diye Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev eleştiriliyor.

Televizyon seyretmediğim için orada neler oluyor bilmiyorum ama farklı bir durum yaşandığını sanmıyorum, orada da paralel evrende yaşanıyor.

Bu sabah Nefes gazetesinde Nevşin Mengü’nün yazısı çok çarpıcıydı. Nevşin, geçmişte uzun süre İran’da Türk medyası adına muhabirlik yaptı, bu ülkeyle bağını sürdürüyor, orada da çok sayıda tanıdığı var. Bakın yazısının bir yerinde ne yazıyor:

“Şu anda Maşallah bizim televizyonlar, İran Devlet Televizyonlarından daha fazla propaganda yapıyor. Türkiye’de yaşayan İranlılar “Hayretle izliyoruz Türk TV’lerini” diyorlar. Herhalde bu tutum Türkiye’nin kimlik arayışının bir parçası ki bu başka bir yazının konusu.”

Çocukluğumdan hatırladığım ilk Dünya Kupası 1974’te Almanya’da yapılandı. Finalde Almanya ile Hollanda oynadı. Ben henüz 10 yaşındaydım ve kimse bana bir şey demediği halde Almanya’yı değil Hollanda’yı tutuyordum. Aslında Almanya ile kim oynasa onu tutacaktım.

Sebebi neydi bunun? Daha o yaşta düşündüğümü hatırlıyorum bu soruyu. Almanya çok kuvvetliydi zaten ve herhalde genlerime işlemiş bir şey, “mazlum”dan yanaydım.

Şimdi bu savaşta da bu duygu var sanırım. Amerika’yı değil İran’ı tutuyoruz. Tamam, İran’la duygudaşlığı anlayabilirim, ama duygudaşlığı abartıp gerçekleri ortadan kaldırmayı anlamakta zorluk çekiyorum.

Dün bir web sitesinde şunu okuduğumda yüksek sesle güldüm: ABD ve İsrail, İran’ın akıllı planına yenilmişti; çünkü İran füze rampalarını kamyonlara yüklemiş, hareketli hale getirmişti, o yüzden ABD ve İsrail füzeleri engelleyemiyordu.

Evet İran’ın füze rampaları kamyonlar üzerinde ve hareketli halde ama kiminki değil? Türkiye dahil bütün ülkelerin füze rampaları hareketli platformlarda. İran öyle acayip bir şey icat etmiş değil.

Kaldı ki o kamyonlar da sürekli imha ediliyor zaten. Bakın, İran her gün biraz daha az ve biraz daha az füze fırlatabiliyor.

ABD ve İsrail uçaklarının İran semalarına herhangi bir engelle karşılaşmadan rahatça gidip geldiklerini, polis karakolları dahil canlarının istediği her yeri bombaladıklarını fark etmemiş olabilir mi Türk medyası? Bir tanesi bu sabah, “İsrailliler sığınakta İranlılar meydanlarda” diye manşet atmıştı. Şaka değil.

Türkiye’de medya medya olmaktan çıkıp, iktidarın veya muhalefetin propaganda borazanına dönüşeli çok oldu. O kadar çok propagandaya maruz kalıyoruz ki, vatandaşın artık medyaya güveni sıfırın altına düşmüş durumda.

Gerçekte ne olup bittiğini merak eden az sayıda insan, kendine göre taktikler geliştirmiş durumda: Aynı haberi mesela hem iktidar yanlısı medyadan hem muhalif medyadan okuyor, sonra bir ortalama alıyor.

Son örnek dünkü İmamoğlu yargılaması. Sabah gazetesine bakacak olursanız mahkeme başkanı İmamoğlu’na haddini bildirdi; HalkTV’ye bakacak olursanız İmamoğlu mahkeme başkanına haddini bildirdi. Gel de çık işin içinden. Sanki mahkeme birbirine had bildirmek için yapılıyordu.

Neyse ben İran savaşına geri döneyim.

Geçen hafta NATO’nun 2015 yılından beri İskenderun Körfezinde konuşlu olan ABD’ye ait Aegis sınıfı savaş gemisi İran’dan fırlatılan bir füzeyi Hatay üzerinde vurdu. Bizim propaganda makinemiz hemen bu füzeyi gerçekte İsrail’in fırlattığından başladı, sonra füzenin hedefinin Türkiye olmadığına kadar vardırdı işi. İran’ı aklamak için girişilen çaba inanılmazdı.

Ama bir sorun vardı: Türk hükümeti füze için İsrail’i “Ne yapıyorsunuz” diye aramamıştı, aksine Dışişleri Bakanı Hakan Fidan direkt İranlı mevkidaşına telefon etmiş, “Tek seferlik ve yanlışlıkla olan bir şeyse tamam ama devamı gelirse külahları değişiriz” demişti. Yani Türkiye’nin füzenin geldiği yer ve hedefi konusunda bir kuşkusu yoktu.

Dün yeni bir füze daha geldi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan neredeyse kendisini arayan İran Cumhurbaşkanı’nın telefonuna çıkmayacaktı, o kadar kızmıştı duruma. Bizim İran’ı savunma propaganda makinesi bakalım bu ikinci füzeye ne kulplar takacak. Aynı füzeler İsrail’den veya Yunanistan’dan gelse Türkiye çoktan savaş durumundaydı şimdi.

Uluslararası politika, güvenlik politikaları ve savaş duygularla değil mantıkla yapılması gereken, propagandayla gerçeğin birbirinden kesin biçimde ayrılmadan bir yere varılamayacak olan bir şey.

Türk medyası herkesi bir paralel evrende yaşatmaya çalışıyor. Bilmiyorum siz hangi evrendesiniz?

İmamoğlu davası: Bakalım bugün kimlik tespitleri tamamlanacak mı?

İmamoğlu davası: Bakalım bugün kimlik tespitleri tamamlanacak mı?

Ceza yargılamasında bana hep çok tuhaf gelen bir usul var: Önce sanıkların kimlik tespiti yapılıyor. Sanki gerçekte sanık olmayan biri mahkemede sanık sandalyesinde otururmuş gibi, mahkeme herkese tek tek kim olduğunu soruyor, hakkında dava açılan kişinin o karşısındaki kişi olup olmadığını saptayarak işe başlıyor.

Eskiden bu kimlik tespitini iddianamenin sanıkların yüzüne karşı okunması izlerdi. Artık bu usulden vazgeçildi, ama mahkeme yine de soruyor, “Hakkınızdaki suçlamalardan haberdar mısınız” diye.

Ancak bu işlemlerden sonra sanıkların kendilerini savunmasına başlanıyor.

Dün mahkemenin ilk günüydü, mahkeme henüz kimlik tespiti aşamasına bile gelemedi itirazlar nedeniyle. 

Sabahki bölüm, bence önemli bir itirazla, sanıklara bildirilmeyen bir uygulamanın medyada yer almasına itirazla geçti. Salondan da protestolar gelince mahkeme başkanı oturumu tatil etti.

Öğleden sonra ise reddi hakim talepleri vardı. Gün bunlara ilişkin karar vermekle tamamlandı.

Bugün kimlik tespitine başlamak istiyor mahkeme ama bakalım avukatlar ne gibi itirazlarda bulunacak ve süreç uzayacak.

400’den fazla sanık var. Kimlik tespiti bugün tamamlanamayabilir, savunmalara bugün de geçilemeyebilir.

Şimdiden haberiniz olsun.