13-03-2026
İsmet Berkan

S-400 tartışması yanlış tartışma, Türkiye NATO’dan vazgeçemez

S-400 tartışması yanlış tartışma, Türkiye NATO’dan vazgeçemez

Daha dün sabah burada “Neden S-400’ler depoda sorusu yanlış soru, esas soru başka” diye yazdım. Yazımın yayınlanmasından çok kısa bir süre sonra Milli Savunma Bakanlığı adına gazetecileri bilgilendiren Tuğamiral Zeki Öztürk aynen şu resmi açıklamayı yaptı:

“Ülkemizin hava ve füze savunma faaliyetleri, tehdit değerlendirmeleri ve operasyonel ihtiyaçlar doğrultusunda çok katmanlı bir yapı içinde yürütülmektedir. Bu kapsamda en uygun savunma unsuru, angajman kuralları ve mevcut operasyonel tablo dikkate alınarak belirlenmektedir. Türkiye, NATO’nun entegre hava ve füze savunma sisteminin bir parçasıdır. Bu sistem, erken uyarı sensörleri, komuta kontrol sistemi ve önleme füzelerinden oluşmaktadır. Bir balistik füze tespit edildiğinde, müdahale süresinin çok kısa olması sebebiyle sistem en uygun ve en hızlı önleme aracını otomatik olarak seçerek ateşlemektedir. Ülkemize yönelen balistik füze tehdidine karşı en uygun ve etkin savunma unsurları devreye alınarak söz konusu mühimmat başarıyla imha edilmiştir.”

Bu dikkatli bir dille kaleme alınmış açıklama, dün bu köşede yazılan her şeyi teyid ediyor. Teyit etmemesi de düşünülemez zaten, çünkü ben dün burada büyük bazı sırları açıklayan bir gazetecilik olayına girişmedim, meraklısının zaten bildiği şeyleri yazdım.

Bu sabah bu satırları yazarken İran’dan Adana İncirlik’e üçüncü bir İran füzesinin fırlatıldığına dair haberler vardı ama henüz resmi açıklama yapılmamıştı. Dünkü yazıda buna da değinmiştim:

“Bu arada sakın ola ki kimse İran’ın Türkiye’ye bu füzeleri yanlışlıkla attığını, füzelerin yolunu şaşırdığını vs düşünmesin. Bu füzeler, Türkiye’nin hava savunmasını test etmek amacıyla yollandı ve Türkiye ile NATO bu testten başarıyla çıktı. Ama tehlike geçmiş değil aksine çok daha büyümüş durumda.”

Bu satırları “Gördünüz mü haklı çıktım” demek için yazmıyorum.

Türkiye’de yaşanan son derece gereksiz, hatta cahilce “Biz bize yeteriz, bakın yerli milli savunma sanayimiz neler başarıyor” lakırdıları için yazıyorum.

Bilen biliyor, yerli ve milli savunma sanayiinin en büyük savunucularından biriyim. Aselsan’ın, Tusaş’ın, Roketsan’ın, Baykar’ın başarılarıyla övünmekten, onları sık sık bu köşenin konusu olarak yazmaktan büyük bir zevk alıyorum.

Ama her seferinde şunu da söylüyorum: Türkiye’nin başardıklarıyla gurur duyalım ama daha bu yolun çok başındayız.

Bir örnek vereyim: Türkiye’nin savunma sanayii devi Aselsan’ın yıllık cirosu henüz Avrupa’nın ortalama savunma sanayi şirketlerinden biri olan İtalyan Leonardo’nun beşte biri. Aselsan’ı Amerikan şirketleriyle kıyaslamaya hiç girişmiyorum bile.

Tek başına bu rakam bile bizim henüz yolun çok başında olduğumuzu göstermeye yeter sanırım.

Açık açık da söylüyorum: Yetenekleri ne olursa olsun S-400’leri almak için Türkiye’nin Rusya’ya ödediği 2,5 milyar dolar ziyan olmuş, israf edilmiş bir paradır. Neyse ki Türkiye’yi yönetenler geç de olsa bu hatalarının farkındalar ve konuyu kapatmaya çalışıyorlar.

Dün anlatmaya çalıştım, Türkiye’nin özellikle hava savunması 1950’li yıllardan beri NATO ile ortaklaşa sağlanan bir şeydir. Benim çocukluğumda Türkiye’de onlarca Amerikan üssü ve radarı vardı. Bunların artık tamamı Türk subay ve astsubayları tarafından yönetilen, Amerikan askerinin bulunmadığı NATO üsleri.

Geriye kalan NATO tahsisli yegane üs, Adana İncirlik’teki stratejik üs. Buradan da Amerikalılar büyük ölçüde çekildi, Amerikan ordusuna ait askeri faaliyetlerini Türkiye ile yaşanan onca gerginliğin ardından Yunanistan’a taşıdılar. Ama bu üste NATO tahsisli Amerikan nükleer silahları var hala bildiğimiz kadarıyla. Ancak bu üsse artık “Amerikan üssü” yerine NATO tahsisli Türk üssü demek daha doğru. Türkiye’nin dev tanker uçak filosu örneğin bu üste konuşlu.

Son savaşta İran’ın Ürdün’e, Kuveyt’e, Irak’a, Katar’a, Bahreyn’e ve Suudi Arabistan’a füzeler ve dronlarla saldırması hiç hoş bir durum değil ama yine de izah edilebilir: Bu ülkelerdeki Amerikan üsleri İran’a karşı saldırıda aktif olarak kullanılıyor.

Oysa Türkiye’de Amerikan üssü zaten yok; olan NATO üslerinin de İran’a karşı saldırıda kullanılmadığını biliyoruz. Buna rağmen İran Türkiye’ye saldırıyor. Tek başına bu saldırılar Türkiye’nin 1980’lerden beri söylediği “İran füze tehdidi”nin ne kadar gerçek olduğunu bize gösteriyor.

Ama daha önemlisi şu: Türkiye’yi bu saldırılara karşı NATO koruyor. Ve görünür gelecekte de korumaya devam edecek.

Bunun ne kadar kıymetli bir şey olduğunu anlatmaya kelimeler yetmez aslında. Türkiye 1950’lerde doğru seçim yaptığını ve NATO’nun ortak savunma şemsiyesine girdiğini belki ilk kez çok net biçimde görüyor. Daha önce Amerika’nın yaptığı iki Irak savaşında Türkiye’ye füze atılmadı ama bu kez İran attı.

Ve biz böylece NATO’nun bizim için ne kadar hayati bir kurum olduğunu gördük.

Bakın, Türk F-16 uçakları zaman zaman Polonya, Litvanya, Estonya ve Letonya’nın semalarında uçuyor, bu ülkelere Rusya’dan gelebilecek füze ve dronlara karşı NATO koruması sağlıyor. Ama bu ülkeler hiçbir zaman doğrudan saldırının hedefi değil. Oysa bugün Türkiye doğrudan saldırının hedefi. Ve biz o ülkeleri nasıl koruyorsak, NATO da bizi koruyor. Ortaklık ve ittifak bu demek zaten.

Milli Savunma Bakanlığı’nın bu yazının başında aktardığım açıklamasını dikkatli okuyun. NATO savunması entegre ve “erken uyarı sensörleri, komuta kontrol sistemi ve önleme füzelerinden oluşan” bir sistem. S-400’ler bu sistemin bir parçası değil ve olamaz, hiçbir zaman da olmayacak.

Türkiye’de Ak Parti iktidarı son 25 yılda savunma sanayiinde çok büyük ilerlemelerin yaşanmasını sağladı. Bu ilerlemelerin önemli bölümü geçmişin birikimiyle ilgiliydi ama sakın bunu Ak Parti iktidarını küçümsemek için söylediğimi sanmayın. Bu iktidar kaynak ayırmaya ve ağırlık vermeye devam etmeseydi Türkiye o kritik kütleye ulaşamazdı.

Ancak bir daha söylüyorum, yerli ve milli savunma sanayimiz daha yolun başında. Abartılı yorumlarla “Kendi göbeğimiziz kendimiz kesiyoruz, ihtiyacımız olan her şeyi yapıyoruz” demek kamuoyunu yanıltmak, insanlara rüya gördürmek anlamına gelir.

Umarım son İran saldırıları bize şu dersi vermiştir: Günümüz dünyasında tek başına ayakta kalmak, her şeyi tek başına yapmak diye bir şey yok. NATO Türkiye için artık faydası açıkça görülmüş bir ittifak sistemi. Türk savunma sanayii “yerli milli” masalları yerine bu ortak savunma sistemine en iyi nasıl katkıda bulunur, en yüksek kazancı nasıl elde eder konusuna odaklanacak olursa çok daha hızlı büyüyecektir.

Bakın Avrupa kendine ordu kuruyor ve trilyonlarca euro’luk fırsat ortada duruyor. Bunlar Türk savunma sanayiine büyük sıçrama yaptırabilecek imkanlar.

Saçma sapan Şanghay Beşlisi, BRICS hayalleri yerine zaten elimizin altında duran NATO ve Avrupa imkanlarına odaklanmak her bakımdan daha mantıklı seçenekler.

Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’la Schengen vize kuyruklarının ne ilgisi var?

Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’la Schengen vize kuyruklarının ne ilgisi var?

Seveni var kızanı var, ben baştan söyleyeyim, Ahmet Altan hakkında kimse benden objektif yazı beklemesin.

Sebebi basit: Ahmet Altan benim mahalleden “ağabeyim.” Onunla ve Mehmet Altan ile olan yakınlığım ta çocukluğuma uzandığı için Ahmet Altan hakkında kötü bir şey söylemem imkansıza yakın.

Aslında benzer bir durum Nazlı Ilıcak için de geçerli. Nazlı Hanım da benim uzun gazetecilik yıllarımdan tanıdığım, sosyal ilişkilerde de her zaman iyiliğini gördüğüm bir insan. Her zaman onunla fikirlerim uyuşmaz ama kişisel olarak Nazlı hanım hakkında kötü bir şey söylemem de mümkün değil.

Hem Ahmet Altan hem Nazlı Ilıcak başka pek çok yakın tanıdığım insan gibi 15 Temmuz darbe girişimi sonrası tutuklandı ve yargılandı. Önce onlara “ağırlaştırılmış müebbet” yani eskinin idam cezası verildi.

Yargıtay bu cezayı bozdu. Yeniden yargılandılar ve bu kez Ahmet Altan 10 yıl 6 ay, Nazlı Ilıcak ise 8 yıl 9 ay hapis cezası aldı. Yargıtay bu cezayı da fazla bularak bozdu. Şimdi yeniden, yani üçüncü kez yargılanmaları tamamlandı, bu kez Ahmet Altan’a 4 yıl 6 ay, Nazlı ılıcak’a 3 yıl 9 ay hapis cezası verdi yerel mahkeme. Bakalım Yargıtay bu kez ne diyecek? Çünkü dosya bir kez daha Yargıtay’a gidecek.

Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın bu karmaşık yargı sürecinin merkezinde bazı kavramlar yatıyor. Bu kavramlardan biri “Terör örgütü üyeliği.” Bir başkası “Örgüte yardım.”

Türkiye 2015 yılında Avrupa Birliği ile yapılan anlaşma sonrası geri kalan son 6 kriteri de yerine getirmiş olsaydı, bugün vize almak için konsoloslukların önünde Schengen kuyruklarında olmayacaktık.

O 10 yıldır Türkiye’nin bir türlü yerine getirmediği kriterlerden biri “Terör örgütü üyeliği” kavramının netleştirilmesiydi. Türkiye bir türlü bu kavramı netleştirmeye yanaşmıyor.

Neden yanaşmadığını merak ediyorsanız Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak yargılaması güncel bir örnek olarak önümüzde duruyor.

‘Terör örgütü üyesi’ yaftasını istediğimiz kişiye rastgele yapıştırabilelim diye bilerek ve isteyerek biz bu tanımı muğlak, her niyete yenecek muz niteliğinde tutmaya devam ediyoruz.

Bu muğlaklık nedeniyle eline silah almadığı, herhangi bir silahlı eylem kararının alınmasında katkısı olmadığı halde on binlerce kişi hapiste bugün, bir o kadarı da yargılanıyor. İşte Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak sadece iki isim bu kalabalığın içinde. Gazetede yazı yazarak veya TV’de konuşarak ‘örgüt üyesi’ ya da ‘örgüte yardımcı’ nasıl olunur ki?

O muğlaklığı gidermiş olsaydık, ne bunca insana bunca adaletsizliği yapacaktık ne de Schengen vizesi kuyruğuna girecektik.

İktidarın yaşamamızı tercih ettiği Türkiye maalesef hem adaletsizliklerin bol olduğu hem de Schengen vizesi için yalvar yakar duruma düşürüldüğümüz Türkiye.