
İlber Hoca ile tarihte yolculuk ve dedikodu keyfi
İlber Hoca akıllı telefon kullanmazdı. Zaten cep telefonunu da aynen evimizde artık elimizi bile sürmediğimiz eski usul telefon olarak kullanırdı.
Birkaç kez onu akıllı telefon kullanmaya teşvik ettim, ama bu ümitsiz bir çabaydı.
Herhalde iki yıl önceydi, cehennem gibi bir yaz sıcağı gecesinde bir ortak dostumuzun, sevgili Aydın Sezgin’in doğum günü için Cihangir’in ve bence İstanbul’un en güzel meyhanesi olan Jash’ın bahçesindeydik.
“Sen bir şunu oku, çok farklı” dedi ve İngilizce bir makale gösterdi. Sandım ki çantasından çıkardığı kağıt tomarını bana verecek, “Hayır vermem” dedi, “Sen bul oku işte.”
Makale Ethan Menchinger’indi, “A Reformist Philosophy of History: The Case of Ahmet Vasıf Efendi” başlığını taşıyordu. (Osmanlı Araştırmaları / The Journal of Ottoman Studies, (2014), 141-168)
İlber Hoca’nın halen hayatta olan bir tarihçiyi beğendiğine hiç şahit değilim. Ölmüşlerin de pek azını beğenirdi. Ethan Menchinger’i beğenmesi bence söz konusu değildi. Zaten ‘Reformist Tarih Felsefesi’ne de kökünden karşı olduğunu düşünmek için çok sebebim vardı.
Ama öte yandan Ahmet Vasıf Efendi konusu bir yanıyla Şerif Mardin başta olmak üzere pek çok tarihçinin (ve bu arada İlber Ortaylı’nın da) ilgisini çok çekmiş, ama nedense Türkiye’nin “resmi” diyebileceğim Osmanlı tarihçiliğinde büyük ölçüde gözardı edilmek istenmiş konulardan biri.
Çünkü konu bizim resmi tarihimizin yok saydığı ve tamamen tarihten silmeye çalıştığı bir olayı, Maçin Mazharı olayını ister istemez merkezine alıyor. Ahmet Vasıf Efendi Osmanlı tarihinin belki bu en önemli kırılma noktasında bir değil iki padişaha, önce 1. Abdülhamid’e, ardından 3. Selim’e yakın danışmanlık yapmış bir önemli saray bürokratı.
İlber Ortaylı ile 1980’lerin ilk yarısında, ben henüz çocuk sayılacak yaştayken Cumhuriyet gazetesinde tanıştım. O koca bir Mülkiye doçentiydi ama 12 Eylül ve YÖK yüzünden üniversiteden ayrılmıştı. Yakın arkadaşı Okay Gönensin, Cumhuriyet’in Yazıişleri Müdürüydü, İlber Hoca tarih yazıları yazmak üzere gazeteye gelmişti.
Bense onun daha yeni çıkmış, “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” adlı kitabını okumuş ve Osmanlı tarihine, daha doğrusu Osmanlı’nın çökmekten kurtulmak için modernleşme arayışına girişine bakış açımı tamamen değiştiren bu kitabın etkisindeydim. Uzun süre bir hayranı olarak İlber Hocanın dibinden ayrılmadım.
Bugün içinde yaşadığımız modern cumhuriyeti bize hazırlayan olaylar 18. yüzyılın ikinci yarısında hüküm sürmüş üç padişahın döneminde yaşananların ve verilen kararların sonucu. Bu padişahlardan birincisi 3. Mustafa’ydı (1757-1774), ikincisi 1. Abdülhamid’di (1774-1789) ve sonuncusu da 3. Selim’di. (1789-1807)
Bu 50 yıllık dönem Avrupa ve dünya tarihinde Aydınlanma Devrimi’nin nihayete ulaşmakta olduğu, Amerikan (1776) ve Fransız (1789) devrimlerinin yaşandığı dönem.
Batı dünyasına bu dönemi yaşatan düşünürlerin tamamı “sivil” aydınlardı, devlet dışı aktördü hepsi, pek çoğu zaten devletleri tarafından “sapkın düşünceleri” nedeniyle takip edilen, zulmedilmek istenen insanlardı.
Osmanlı ise saray dışı, sivil tek bir entellektüelin bile olmadığı bir ülkeydi. “Düşünce üretimi” denen şey sadece ve sadece sarayın içinde yapılabiliyordu. O dönemin “aydın” Osmanlıları saraydaki rüzgarlara göre yükselip alçalabiliyor, hatta idama gidip geri gelebiliyordu.
Bu 50 yıllık döneme Osmanlı açısından damgasını vuran olay Osmanlı-Rus savaşlarıydı; bu savaşlarda uğranan büyük yenilgiler sonrası İlber Ortaylı’nın aile köklerinin geldiği Kırım’ın kaybını resmileştiren 1774 tarihli Küçük Kaynarca Anlaşması’ydı, “Maçin Mazharı”nda olduğu gibi (1791) Osmanlı ordusunun isyan ederek savaşmayı reddetmesiydi, ardından Ruya ile imzalanan Yaş anlaşmasıydı.
Bu vahim travmatik olaylar Osmanlı’nın modernleşme sürecinin tetikleyicisi oldu. O güne kadar savaşlarda alınan yenilgileri saray ve bürokratları hep Kuranı Kerim’de geçen “istidraç” kavramıyla açıklıyordu. Yani Allah düşmanın şimdi kazanmasını sağlayarak aslında onları aldatıyordu, zafer elbette en sonunda İslamın ordusunun, yani Osmanlı’nın olacaktı.
Gelecekteki bu zafer Allah tarafından başından müjdelendiği için çok fazla çaba göstermeye, Batılı savaş taktiklerini öğrenmeye, modernleşmeye vs de çok gerek yoktu. Tam da bu sebeple örneğin Osmanlı, Lüksemburg Dükünden gelen “Sizin topçunuzu ve ordunuzu eğitelim” teklifini reddetmişti.
Ama işte o feci “Maçin Mazharı” olayından sonra, daha yakın zamanda Lüksemburg’a red mektubu yazan padişah 3. Selim Nizamı Cedid ordusunu kurmak üzere harekete geçti.
Ardından da imparatorluğun “en uzun yüzyılı” başladı. İlber Ortaylı, Türk modernleşme tarihini yakından inceleyen yeni nesil diyebileceğimiz tarihçiler grubunun önemli ve saygın bir üyesiydi.
Bu modernleşme tarihini hatasıyla sevabıyla iyi bilmeden, iyice içe sindirmeden, o tarihte eş zamanlı olarak Batıda yaşananları bilmeden, onları da içe sindirmeden bugünkü Türkiye Cumhuriyetini de, cumhuriyetimizin özellikle son 25 yıldır yaşadığı siyasi kutuplaşmayı ve entellektüel arayışı da anlamak imkansız bana göre.
Tayyip Erdoğan’ın daha dün akşamki iftarda yaptığı konuşma bile bu 250 yıllık tarihin bir yerine oturuyor. Veya Orhan Pamuk’un bu aralar yeniden keşfedilen romanı Masumiyet Müzesi aynı tarihin içindeki bir tartışmayı kendine arka plan seçmiş durumda.
Kısacası biz bu 250 yıllık tarihi, bu 250 yılın belli başlı tartışmalarını farkında olalım olmayalım her gün yaşıyoruz zaten.
İlber Hocanın akademik kariyerine ve akademik yazınına baktığınızda bu tarihin hemen her alanını araştırdığını, Osmanlı’da ve Türkiye’de belediyeciliğin gelişmesinden idare hukuku tarihine kadar geniş bir alanda at koşturduğunu ve çok önemli katkılar yaptığını görürsünüz.
Ama İlber Hoca sadece akademik hayattan ibaret biri değildi hepimizin de bildiği gibi.
Televizyon programından meyhaneye, sergi açılışından konsere, dayanışma için gittiği mahkeme salonundan sokaklara kadar onu her yerde görürdünüz.
Ne kadar renkli bir insan olduğuna dair benim yıllardır anlattığım bir anım var onuna.
Hep birlikte Paris’teyiz. İstanbul Avrupa Kültür Başkenti ilan edilmiş, onun kutlamaları için. Bizi bir minibüse doldurdular Paris’teki otelimizden Versay’a Fazıl Say konseri dinlemeye gideceğiz, hepimiz smokinler ve gece kıyafetleri içindeyiz.
Minibüste tam arkamda İlber Ortaylı ve Nazan Ölçer oturuyorlar. 45 dakikayı geçen yol boyunca her ikisi de Kırım kökenli bu iki müthiş insan kulaklarıma inanamadığım bir dedikoduya başladı. Dedikodu dediğim tarih dersi sayılır; çünkü Rus Prenseslerden, Çariçelerden, Prenslerden Kontlardan söz ediyorlardı dedikoduda.
Bir ara dayanamadım, arkama döndüm, yüzünden muzip gülümsemesi hiç eksilmeyen Nazan Hanıma “Pes” dedim, “Şu dedikodulardan kaç TV dizisi, kaç roman çıkar…”
Cevap İlber Hocadan geldi, “Oğlum bizde daha neler var…”
Bir ara Fatih Altaylı ve Celal Şengör’le birlikte şehir şehir dolaşıp sahne sohbetleri yapıyorlardı. İzmir’de yaptıkları bir sohbet için biletle girilen salonda ayakta duracak yer bile kalmadığını duyunca onu aradım, “Turnedeki tiyatrocular gibiyiz” dedi kahkahayı basarak. Hayatından çok memnundu, belki en mutlu zamanlarını Fatih Altaylı ve Celal Şengör’le yaptığı (sonradan aralarına Ahmet Arslan da katıldı) programlarda geçiriyordu diye tahmin ediyorum.
En son Osman Boyner’in cenazesinde karşılaştık, ayak üstü sohbet ettik. Biz, Hasan Cemal ve Cengiz Çandar’la birlikte cenaze sonrası Tatbak Kebapçısına gidecektik, ona da söyledim, “Doktor yasakladı” dedi hayıflanarak, aklı bizde değil de yiyeceğimiz lahmacunda ve kebapta kaldı belli ki.
Ondaki yaşama iştahını çok az kişide gördüm. Ama maalesef kendine hiç bakmamıştı, ruhu hala 40’larındaydı ama bedeni çok yorgundu.
Çok arayacağız, çok özleyeceğiz İlber Hocayı.

