17-03-2026
İsmet Berkan

Hayır, Amerika bu savaşı kazansa bile kaybedecek!

Hayır, Amerika bu savaşı kazansa bile kaybedecek!

Amerika ve İsrail’in ortada bir provokasyon bile yokken, neredeyse durduk yerde başlattıkları İran savaşının başlatanlar açısından nihai amacı belli: İran’ı bölgesel bir tehdit olmaktan çıkarmak.

Ortadoğu dünya ekonomisi için kritik önemde bir bölge. Buradaki bir bölgesel tehdidin küresel sonuçları oluyor.

Baktığımızda İran’ın iki haftasını dolduran savaşta askeri anlamda bölgesel bir tehdit olmaktan çok uzaklaştırıldığını söylemek yanlış olmaz. Koca ülke gerilla savaşı yürüten bir Hizbullah’a dönüştü, yakında ülkedeki yaşam şartları da Afganistan’a dönüşecek herhalde.

Ama tabii bunlar askeri durumla ilgili. Siyasi durum farklı. Savaşı başlatanlar, İran’daki rejim değişmeden savaşı bitiremeyeceklerinin farkındalar. Çünkü rejimin başlattığı gerilla savaşı, dünya ekonomisini derinden etkilemeye başladı bile. 

Mesele sadece akaryakıt fiyatlarının, enerji maliyetlerinin artması değil. Yakında gıdadan plastik içeren ürünlere kadar her şeyin fiyatının artmaya başladığını göreceğiz; çünkü dünya ekonomisinden sadece petrol ve doğal gaz arzı eksilmedi; gübre ve petrokimya ürünleri arzı da ciddi biçimde eksildi.

Dolayısıyla Hürmüz Boğazının güvenli taşımacılığa açılması ABD açısından sadece bir sorumluluk değil aynı zamanda zorunluluk. Bu zorunluluk, Amerika’yı bir bataklığın içine, uzun süre askeri ve maddi kaynak tahsis etmeye götürüyor. Savaşın uzun vadeli sonucu bu.

Bu köşede dün çıkan “Hayal dünyasında yaşamayın, İran bu savaşın çok ağır kaybedeni” başlıklı yazıyla şu an okumakta olduğunuz yazıyı yazmaya aslında geçen hafta cuma günü karar verdim ve ders çalışmaya başladım.

Tesadüf bu ya, dün Amerika’da CNN televizyonunun yorumcularından, ünlü siyaset bilimci Fareed Zakaria’nın son yorumuna denk geldim.

Zakaria, tam da benim bugün yazmayı planladığım şeyi söylüyor, tam da benim vermeyi düşündüğüm örneklerden birini veriyordu.

Türkiye’de üzerinde çok az düşünülmüş, çok az bilinen bir şey, bana bugünkü yazıyı yazdırıyor: Britanya İmparatorluğu, üstelik 1. Dünya Savaşı’nın “galip”i olduğu halde nasıl oldu da savaşın hemen ertesinde dünya sahnesinden çekilmeye, imparatorluğunu kaybetmeye başladı?

Bu soru önemli, çünkü bazı durumlarda imparatorluklar savaş kazansalar bile sonunda kaybeden olabiliyor. 

Acaba bu durum bugünkü Amerika’ya benziyor muydu?

Bir kere baştan söyleyeyim: İmparatorluklar öyle bir günde çökmüyor. Ne Roma İmparatorluğu ne Osmanlı İmparatorluğu bir günde çöktü. Çöküş yüzyıllar aldı.

Britanya’nın çöküşü ise 2. Dünya Savaşı sonrasında kesinleşti. Yani daha kısa sürdü.

Amerika, askeri güç olarak ve ekonomik büyüklük olarak bu üç imparatorluğun en yüksek dönemlerinden çok da farklı değil. Ama biliyoruz ki en azından ekonomik gücünü göreli olarak kaybediyor Amerika. Dünya ekonomisindeki ağırlığı, daha doğrusu aldığı pay öyle bu gücün doruklarında olduğu 1950’ler ve 60’lara göre çok daha az artık.

Zaten tam bu sebeple Trump MAGA (Make America Great Again-Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) hareketini başlattı ve taraftar buldu. Mefhumu muhalifinden okursanız Trump da Amerika’nın eskisi kadar büyük olmadığının farkında.

Trump ve taraftarlarının bu söyledikleri ‘MAGA’yı mümkün kılmak için buldukları yol, bir zamanların NeoCon’larının söylediğinin tam tersiydi: Artık Amerika dünyaya polislik veya jandarmalık yapmayacak, başka ülkelere nasıl yönetilmeleri gerektiğini veya insan haklarına saygılı olmaları gerektiğini söylemeyecek, savaş yapıp başka ülkelerin rejimlerini değiştirmeyecek, Amerika kendi çıkarıyla ilgilenecek ve içe dönecek, ülke içinde gücü yeniden arttırmaya odaklanacaktı.

Bu vizyon açısından baktığınız İran savaşı tam tersi bir yola girmek anlamına geliyor. Bana çarpıcı geldiği için aktarıyorum: Bugünkü Amerikan Savaş Bakanı Pete Hegseth bir zamanlar verdiği bir TV mülakatında “Tam 7 yıl NeoCon fikirlerimden uzaklaşmaya uğraştım ve nihayet başardım” demiş. E, şimdi o fikirlere geri döndü. Öteden beri NeoCon olan ve bu yönetimde varlığı hep yadırganan Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise çok rahat, sadece kısa bir süre NeoCon fikirlerini gizlemek zorunda kaldı.

Bir başka ilginç anektod şu: Hatırlar mısınız bilmiyorum, Yemen’deki Husi’lerin Kızıldeniz’deki ticareti engellemesi üzerine Amerika buraya müdahaleye karar verirken kurulan ve sonra hepsi medyaya sızan Signal mesajlaşmalarında Başkan Yardımcısı JD Vance’in müdahaleye karşı olduğunu görmüştük, “Bize ne Suveyş kanalından geçen gemi sayısından” diyordu Vance ama talimat Başkandan geldiği için askeri müdahaleyi kabul ediyordu.

Dün Suveyş kanalından geçen ticaretin sürmesi için donanmanın kullanılmasına itiraz eden JD Vance şimdi Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması için ucu açık bir taahhüdü veren ülkenin iki numaralı ismi.

Mesele Amerika siyasetinde düşülen iç çelişkiler değil. Mesele, Amerika’nın bu savaşı kazanmak için harcayacağı zaman ve kaynağın en sonunda Amerikan imparatorluğunun kaybetmesine neden olup olmayacağı…

Benim görüşüm, zaten göreli gücü azalmakta olan Amerika’nın bu savaşı kazansa bile sonunda kaybeden olacağı.

Yarın sabah deniz suyundan tertemiz ve sonsuz nükleer enerji elde etmeyi vaat eden füzyon teknolojisi gerçek olsa dahi, dünyamız en azından 50 yıl daha önemli bölümü Ortadoğu’da olan fosil yakıtlara dayalı kalmaya devam edecek.

Demek ki İran’a bir “dost” yönetim gelmediği müddetçe, en azından 50 yıl boyunca Amerika Hürmüz Boğazı’ndan güvenli geçişi garanti etmeye devam edecek. İran’da rejimin, ülkenin kendi iç dinamikleriyle değişmesi ihtimalinin düşük olduğu göründüğüne göre, Amerikan donanmasına ve belki kara askerlerine Hürmüz Boğazında uzun süreli bir sefer görev emri çıktı bile.

Bugün Amerika Hürmüz yakınlarında iki uçak gemisi grubu ve Doğu Akdeniz’de bir uçak gemisi grubu bulundurmak zorunda. Bu da, Amerikan donanmasının dünyanın başka yerlerinden çekilmiş olması anlamına geliyor. Basit bir askeri lojistikten söz etmiyoruz, durumun kalıcı olması, kalıcı jeopolitik kaymalara neden olacak.

Çünkü Amerika gibi dünya hakimiyeti peşinde olan bir gücün aynı anda Çin Denizi ve Pasifik’te, Kuzey Kutup bölgesinde, Atlantik’te ve Karayiplerde de varlık göstermesi gerek. Amerikan askeri plancıları zor günlerden geçiyor olmalı.

Yakında Afrika kıyılarında yeniden korsanlık faaliyetleri başlarsa, Çin donanması Kuzey Kutup bölgesine gelirse veya Tayvan etrafında bir hareketlilik başlarsa ne olacak?

Amerika’nın halen Avrupa’da 45 bin, İran’ın etrafındaki savaş bölgesinde ise 50 binden fazla askeri var. İlk sonuç Avrupa’daki asker sayısını azaltmak ve Ukrayna’ya desteği kesmek olduğunda, Amerika stratejik olarak zaten kendisinden uzaklaşan Avrupa’yı tamamen kaybedebilir ve Avrupa’da Rusya baskısı çok farklı yönelimleri ortaya çıkarabilir. Bu da, bugün Amerika’nın sözde korumaya çalıştığı dünya ticaretinin başka türlü ve daha büyük aksaması anlamına gelir.

Amerika, İran’da pirince giderken evdeki bulgurdan da olma tehlikesi yaşayabilir savaş uzarsa. Ama korkarım savaşı kısa kesecek bir yol da henüz görünmüyor.

O yüzden, evet dün yazdım bu savaşın kesin kaybedeni İran ama Amerika ve İsrail kazansalar bile kaybedecekler. Amerikan kayıplarını yazmaya çalıştım, gelin yarın da İsrail’e ve bölgemize bakalım.

Türkiye’de bu da oldu: Bir bakan, yürürlükteki bir kanunun uygulamasını durdurdu

Türkiye’de bu da oldu: Bir bakan, yürürlükteki bir kanunun uygulamasını durdurdu

Ne kadar takip ediyorsunuz bilmiyorum, bizim zaten çoktan berhava olmuş hukuk devletimizde bir yara daha açıldı. Hem de son birkaç gün içinde.

Meclis, uzun tartışmalardan sonra, artık görevde olmayan İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın çok önem verdiği projelerinden biri olan yeni Trafik Kanunu’nu kabul etti.

Gerçi Yerlikaya daha bu kanun yürürlüğe giremeden görevinden alındı ama yasa da Meclis’ten geçti, Cumhurbaşkanı yasayı Resmi gazetede yayımlayıp yürürlüğe soktu.

Yasanın emrettiği konulardan biri, standart dışı, hatta “taklit” veya “sahte” diyebileceğim araç plakalarına 140 bin lira ceza yazılmasıydı. Nitekim bu cezalar Şubat ayında uygulanmaya başladı.

Cezalar yazılınca birden sahte plakasını üzeri mühürlü standart plakayla değiştirmek isteyenler bu plakaları yapan yerlerin önünde uzun kuyruklar oluşturmaya başladı.

Durum medyaya da yansıyıp bir tartışma konusu olunca yeni İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi önce “Yasanın uygulamasını 1 Nisan’a kadar durdurduğunu” açıkladı. Polis sahte ve standart dışı plakalara 1 Nisan’a kadar ceza yazmayacaktı.

Yanlış okumadınız, bir bakan, oturduğu yerden Meclis iradesini engelledi, bir yasanın uygulamasını (geçici de olsa) durdurdu.

Burada da kalmadı İçişleri Bakanı, sahte ve standart dışı plakalar nedeniyle yazılmış cezaları da sildi. Bu idari para cezaları çoktan Maliye Bakanlığı’nın hesaplarına girdi bile. O paralar nasıl iade edilecek, yazılmış cezalar nasıl yok sayılacak belli değil. Ama bakanımız çok cüretli.

Daha bitmedi. 

Aynı Trafik Kanunu, araçlara sonradan takılan dev multimedya ekranlarını da yasa dışı sayıyor ve hem bu ekranların sökülmesini hem de kullananlara para cezası verilmesini emrediyor.

İçişleri Bakanımız yasanın bu maddesinin uygulamasını da durdurdu, sürücülere yine zaman verdi ekranlarını sökmeleri, araçlarını trafik güvenliğine uygun hale getirmeleri için.

Uzaktan bakınca İçişleri Bakanı’nın doğru yaptığını düşünenler olabilir ama unutmayın, bu konuda yetki bakanda değil, Meclis’te. Kanun koyucu istese yasanın bazı maddeleri için geçiş süreci öngörebilirdi ama bunu yapmadı. O yapmayınca, bakan Çiftçi’ye düşen tek görev kanunun uygulanmasını sağlamak.

Malum, polisin varlık sebebi budur: Kanun uygulama gücü olmak.

Bugün Trafik Kanunu’nun maddelerinin uygulanmasını durdurma cüreti gösteren ve tek bir kişi tarafından bile eleştirilmeyen İçişleri Bakanı yarın daha başka kanunları kafasına göre yürürlükten kaldırabilir.

Hukuk devletinden geçtim, kanun devletimiz bile keyfilik alanına girdi.