
Stranger Than Fiction: Gerçek hayat, hayal gücü sınırlarını aştığında…
O alışkanlık zaman zaman devam ediyor, filmlerin, dizilerin başına bazen “Burada anlatılanlar tamamen hayal ürünüdür, gerçek hayatla benzerlikler tesadüfidir” notu yazılıyor.
Edebiyat, sinema, diziler kurmacaya, hayal gücüne dayalıdır. Sanatçı hayal eder, kendine bir dünya kurar, okur ya da izleyici bu dünyayı, o dünyanın kendine özgü hakikatleri içinde okur veya izler.
Orta Avrupa edebiyatının Türkiye’de de çok sevilen büyük romancısı Franz Kafka hayal gücü zengin bir insandı. Bir romanında romanlarının kahramanı K. sabah uyanıp kendini hamam böceğine dönüşmüş olarak bulur. Bir başka romanında K. bir şatonun koridorlarında kaybolur. Dava adlı romanda K.’ya bir sabah hakkında dava açıldığı söylenir ama K. bütün uğraşısına rağmen neyle suçlandığını bir türlü öğrenemez.
Orta Avrupa’nın bir başka büyük romancısı Milan Kundera’da okumuştum, Kafka, Dava adlı romanının ilk bölümünü yazdıktan sonra arkadaşlarına okutmuş ve onların tepkilerine bakmış. Arkadaşları okuduklarına yeterince gülmeyince bozulmuş.
Evet, Kafka’nın bizde ve bütün dünyada pek ciddiye alınan romanı Dava, yazarı tarafından bir kara mizah şaheseri olmak üzere yazılmıştır. Ama nedense kimse bu romana gülmemiştir.
***
Geçen hafta, gazeteci Fatih Altaylı epeydir takipte olan beynindeki bir tümör için ameliyat oldu. Bu ameliyat, sabah saatlerinde bir başka gazeteci tarafından, İsmail Saymaz tarafından televizyondan duyurulunca herkes Altaylı’ya geçmiş olsun demeye başladı. Ben de geçmiş olsun dileklerimi buradan iletiyorum.
Altaylı’yı ameliyat sonrası geçmiş olsun demek için arayanlardan biri de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dı.
Altaylı’nın tümörü takip altındaydı ama onun cezaevinde yattığı dönemde tümör büyümüş, hatta yanına bir tane daha eklenmişti. Peki Altaylı neden cezaevinde yattı, sonra da ilk derece mahkemesinde mahkum oldu?
Bildiniz: Cumhurbaşkanı’nı YouTube’da söylediği sözler yoluyla tehdit ettiği, hatta ona fiili saldırıda bulunduğu için.
Artık “iddiasıyla” demiyorum, çünkü ilk derece mahkemesi Altaylı’yı suçlu buldu. Dava halen istinafta.
Davanın kendisini Kafka’nın Dava romanına benzeten yazılar yazdım zaten; çünkü bir insan bir başka insana sadece konuşarak nasıl fiili saldırıda bulunmuş olabilirdi, benim için meçhul.
Altaylı tarafından fiili saldırıya uğradığı mahkeme kararıyla söylenen Cumhurbaşkanı’nın bizzat telefon edip Altaylı’ya geçmiş olsun demesi olaydaki absürdlüğü veya kara mizahı doruk noktasına taşıdı.
Bu gerçek hayat öyküsünü Cem Yılmaz size anlatsa gülmekten kasıklarınıza ağrı girer.
***
Türkiye, gerçek hayatın kurmacadan daha tuhaf olduğu yegane ülke değil.
19. yüzyılda yaşamış meşhur bir Prusyalı general, savaşın siyasetin silahlarla yapılması olduğunu söylemişti.
Demek istediği, her savaşın bir siyasi/ekonomik hedefinin olduğuydu. Savaşlar sırf savaş olsun, zafer elde edilsin diye yapılmaz yani. Mutlaka bir siyasi/ekonomik sonuç doğurmak için yapılır.
Yanıbaşımızda üç haftadır feci bir savaş yaşanıyor ama bu savaşı başlatanlar bize ne savaşı neden başlattıklarına ne de bu savaşla neyi başarmayı umduklarına dair kendi iç tutarlığı olan aklı başında bir şey söyleyebiliyorlar.
Etkileri dünyanın dört bir yanında hissedilen, ekonomileri, hatta gıda üretimini tehdit eden bu savaş neden yapılıyor ve sonunda neye ulaşılmak isteniyor, her gün başka bir şey söyleniyor.
Bu savaş yarın sabah aynen başladığı gibi hiç beklenmedik bir anda ansızın sona ererse kimse şaşırmayacak. Ama daha tuhafı şu: Savaş aylar, hatta yıllar boyunca devam ederse de şaşırmayacağız.
Savaşın tarafı bile olmayan Lübnan’da 1000 kişi öldü. İran’da ölü sayısı 2 bine yaklaştı. İsrail’de 14 kişi öldü. 13 Amerikan askeri ve bir Fransız askeri hayatını kaybetti.
Ölenlerin yakınları, bu insanların nasıl öldüğünü biliyor. Hepimiz biliyoruz. Peki neden öldüklerini bilen var mı?
***
Yazının başlığında yer alan ‘Stranger Than Fiction’ ifadesi, 2006 yapımı bir filmin adı. Film, bir yazarın (Emma Thompson) kitabını yazarken, o kitabın karakterinin (Will Ferrer) gerçek hayatta başına gelenleri anlatıyor. Karakter, sürekli kafasında yazarın iç sesini de duyduğu için bir edebiyat profesörüne gidiyor, profesör (Dustin Hoffman) yazarın yazdığı kitabın komedi mi trajedi mi olduğunu bulmaya çalışıyor. Yazar karakterini öldürmeye çalışıyor, karakter gerçek hayatta yazarı bu fikirden vazgeçirmeye uğraşıyor.
Hayal gücü böyle bir şey işte. Sınırı yok.
YouTube’da bu filmin fragmanını ararken, hayatımda gördüğüm en tuhaf şeyle karşılaştım. “Danny Rain Natural” adlı bir kullanıcı canlı yayın açmıştı ve kırmızı bir ekran yayınlıyordu. Evet, ne bir ses ne bir hareket, karşınızda kırmızı bir ekran var sadece. Şu an bu kırmızı ekrana benimle birlikte 46 bin kişi daha bakıyor. Yandaki sohbet kısmına onlarca kişi bir şeyler yazmış. İnanmayan az önceki linki tıklasın.
Gerçekten de, gerçek hayat kurmacadan çok daha tuhaf.

