31-03-2026
İsmet Berkan

Kaybolan bir mesleğe, buhar olup giden bir endüstriye ağıt

Kaybolan bir mesleğe, buhar olup giden bir endüstriye ağıt

Nuri Çolakoğlu’nu kaç yıldır tanıdığımı hatırlamıyorum bile. 45-46 yıldır tanıyor olmalıyım.

“Nuri Abi” Türk medyasının halen yaşayan son lordlarından biri. İzmir’in meşhur ve zengin Çolakoğlu ailesinin çocuğu. Gençliğini solcu ve komünist olarak geçirmiş, 1969’da Anka Ajansında gazeteciliğe başlamış, 12 Mart 1971 sonrasında çeşitli hapis ve işkence maceralarının ardından Londra’ya BBC’ye giderek gazeteciliğe öyle devam etmiş, Türkiye’de Milliyet gazetesine çalışmış, sonra da gelip gazetenin haber merkezi yöneticisi olmuştu. Ben de onu 12 Eylül sonrası döndüğü Türkiye’de, Milliyet’te tanıdım.

Türkiye’de özel televizyonların kurulmaya başlandığı 90’lı yıllar Nuri Abi’nin altın yıllarıdır. ShowTV’yi, Türkiye’nin ilk ‘pay tv’si Cine5’i o kurdu. Ardından 1996’da Türkiye’nin ilk 24 saat haber yayını yapan televizyonu NTV’yi kurdu.

Başka pek çok irili ufaklı TV’nin kuruluşunda rol aldı. Bugün 83 yaşında ama hala durmuş durulmuş değil, şirket tarihlerini anlatan kitaplar yazmaya, üretmeye devam ediyor. Bir de neredeyse her gün bana yabancı basında gördüğü haberlerin linklerini yolluyor, 10Haber daha güzel olsun diye çaba sarf ediyor.

Geçen gün bir “rica” haberi yolladı bana. Haberi bugün 10Haber’de okuyabilirsiniz. Bizim mesleğimizde “rica haberi” şu demektir: “Aslında haber değil ama benim hatırıma ne olur şunu bir köşeye sıkıştırıver.”

Nuri Abi’nin “rica”sını alıp açtığımda hiç de rica olmadığını, düpedüz haber olduğunu gördüm. İlk bakışta çok az insanı ilgilendiren bir konu gibi duruyor belki ama bu yazıda anlatmaya çalışacağım, aslında hepimizi yakından ilgilendiren bir şey bu.

Haberde de gördünüz zaten, konu şu: 1996 yılında NTV’yi kuran ve orada emek veren epey kalabalık bir ekip basit bir WhatsApp grubu olarak başladıktan sonra bir sabah kahvaltıda buluşmaya karar vermiş ve buluşmuş. Haber bu buluşmayı anlatıyor.

Şimdi tuhaf olan şey şu: Bugün hala NTV diye bir haber kanalı var, o kanalı yayınlayan bir şirket var ama bu kahvaltı organizasyonunun o şirketle veya kanalla ilgisi çok sınırlı. Esas olarak kahvaltı bir “sivil inisiyatif.” Zaten katılanlar kendi ücretlerini kendileri ödemiş.

NTV bugün 30 yaşında. Ben de pek çok kez o kanalın ekranlarında göründüm; hatta bir dönem NTV için bir bilim programı yaptım, kanalın siyasi tartışma programlarından birinin daimi konuğuydum.

Nuri Çolakoğlu, Murat Yetkin, Tayfun Ertan ve Erman Yerdelen.

NTV 1996’da kurulduğunda özellikle biz gazeteciler için çok ilginç bir deneyimdi. Bazı basın toplantılarını, Cumhurbaşkanı’nın, Başbakanın konuşmalarını canlı yayınlardı.

O yıl ben de Radikal gazetesi için Ankara’ya taşınmıştım; Murat Yetkin beni de sık sık NTV ekranına davet ederdi, kanalın binası Atatürk Bulvarı’nın üstündeydi. Kanalın patronu Cavit Çağlar siyasetçi ve iş insanı olarak biz gazetecilerin hemen hepsinin ahbabıydı ama kanaldaki gazeteciler “Cavit Abi”nin gazetecilerin gazeteciliklerine hiç karışmayan ne kadar mükemmel bir patron olduğunu anlata anlata bitiremezdi.

“Cavit Abi”nin şirkete kendisini temsilen koyduğu yönetici Erman Yerdelen’di ve o da gazetecilerle çok uygun bir iş ortamı kurmuştu.

Bugün geri dönüp bakınca ülkemizde gazetecilik mesleğinin belki en güzel yıllarının 90’lı yıllar olduğunu görüyorum. Batı standardında gazetecilik yapıyorduk, Susurluk soruşturmaları mesela hükümetleri zor durumda bırakıyordu. Türkbank skandalı aralarında ben ve Sedat Ergin’in de olduğu birkaç gazeteci tarafından ortaya çıkarıldı ve sonunda dönemin başbakanı Mesut Yılmaz bir gece Başbakanlık Konutunda bugün için hayal edilmesi mümkün bile olmayan bir “yüzleşme” toplantısında biz gazetecilerle dönemin bürokrat ve bakanlarını yüz yüze getirdi. Ve nihayetinde de dönemin Hazine Bakanı Güneş Taner bu ülkede gensoruyla düşürülen ikinci bakan oldu.

Gazetecilik temelde kamuoyu adına her türlü iktidar sahibini hesap verebilir tutma mesleğinin adıdır. Demokrasi hesap verme rejiminin adıdır ve gazetecilik mesleğinin demokrasinin gerçekleşmesinde önemli bir rolü vardır.

Bugün ülkemizde gazetecilik yapmak imkansızlaştıkça demokrasiyle aradaki mesafe de artıyor. Bakın, genç bir meslektaşım, BirGün gazetesinden İsmail Arı bayram günü gözaltına alındı ve tutuklandı. Onun bugün hapiste olmasının yegane sebebi aslında önce Sayıştay, sonra da devletin diğer denetçileri tarafından belgelenmiş, artık mahkemeye yansımış olan kamuya ait Yunus Emre Vakfı’nda yaşanan yolsuzluklarla ilgili yaptığı haberler.

90’lı yıllarda bizler Susurluk veya Türkbank skandallarıyla ilgili haberler yaparken bırakın hapse atmayı, bizimle ilgili suç soruşturması açmayı bile hayal etmek mümkün değildi. Bugün bizzat devlet tarafından zaten belgelenmiş bir yolsuzluğu kamuya duyurdunuz diye hapse giriyorsunuz.

Burada daha önce defalarca yazdım; “Yeni” Türkiye’yi “Eski” Türkiye’den ayıran en önemli özelliklerin başında Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı adı verilen kurumun Türk medyasında yayınlanacak “haber”lerin yüzde 90’ından fazlasını doğrudan kontrol ediyor olması geliyor.

Türkiye’de medya bir endüstri olarak 90’lı yıllarda milyarlarca dolarlık cirolarla yaşayan bir sektördü; bugün bütün endüstri birkaç yüz milyon dolar ciroyla ayakta kalmaya çalışıyor. Zarar etmeyen medya kuruluşu yok gibi bir şey. O kuruluşların patronları medyadan uğradıkları zararları bizzat iktidar tarafından kendilerine sağlanan diğer kazançlarla sübvanse ediyor.

Haber kuruluşları artık muhabir istihdam edemiyor. Bakın, NTV’nin sabah kahvaltısına 320 kişi katılmış. Benim yıllarca yöneticilik yaptığım Radikal gazetesinde 200 gazeteci çalışırdı; 160’dan fazlası muhabirdi.

Bugün tek bir muhabiri bile olmayan web siteleri, gazeteler var ülkemizde. Ve bütün haberler değilse de yayınlanan haberlerin yüzde 90’ı üç haber ajansından geliyor. Bu seviyede bir enformasyon kontrolü Çin’de bile yok sanırım.

O bakımdan tek tük direnen yerler ve isimler olmasına rağmen ülkemizde gazetecilik mesleğinin öldüğünü söylemek abartılı olmaz. Çünkü dediğim gibi bu mesleğin var olabilmesini sağlayan endüstri ortadan kalktı.

NTV’nin 320 eski çalışanının bir vesileyle buluşması, hasret gidermesi, birbirine sarılıp öpüşmesi sadece bu kanalın çalışanlarının eski günlere duyduğu bir özlemin ifadesi değil. Esasen gazetecilik mesleğinin ölümünün ardından tutmamız gereken yasın ifadesi.

İranlılar geçen Aralıkta neden ayaklanmıştı?

İranlılar geçen Aralıkta neden ayaklanmıştı?

Bugün Amerikan ve İsrail bombaları altında inim inim inleyen İran’da birkaç ay önce neredeyse kendiliğinde bir büyük sokak hareketi olmuş, onlarca İran şehrinde milyonlarca insan “diktatöre ölüm” diye gösteriler yapmıştı. 

Bu gösterilerin nasıl başladığını hatırlıyor musunuz?

Tahran’ın “kapalı çarşı”sı bu ülkede yaşanan onca çalkantıya rağmen hiçbir zaman eylemci olmamıştı. Ama Aralık ayındaki büyük devalüasyon sonrasında bu çarşı bile isyan etti, dükkanları kapattılar, ülkedeki enflasyon ve hayat pahalılığını protesto ettiler.

Protesto yayıldı ve sonunda 8-10 Ocak arasındaki üç günde rejimin 10 bine yakın insanı sokaklarda öldürmesiyle gösteriler bastırıldı.

Bugün Amerika ve İsrail İran’ı vuruyor. Yavaş yavaş sıra sivil altyapıya da gelmeye başladı ama esas vurulan tabii İran ekonomisi. Bu ülke zaten uzun on yıllardır yıkıcı yaptırımların altında, dünya ile ticareti son derece sınırlı. Şimdi petrol ve petrokimya ürünlerini satamaz olunca ülkenin nakit akışında ciddi bir aksama yaşandı. O aksama gıda ürünlerinin teminini yavaşlattı.

Bugün 10Haber’de Financial Times’ın bir haberi var. Haber İran’da henüz market raflarının dolu olduğunu, manav tezgahlarının taze sebze meyve satmaya devam ettiğini söylüyor ama bu durum uzun sürmeyecektir. Savaş devam ettiği müddetçe o gıdalarda sıkıntı başlayacak, zaten savaşın acısını doğrudan yaşamakta olan İranlılar çok daha kötü şartlara mahkum olmaya başlayacak, bu arada karaborsadan yolsuzluğa kadar pek çok şey hızla artacaktır.

Dün enflasyon yüzde 40 oldu, İran parası dolar karşısında değer kaybetti diye sokağa çıkanlar yarın yaşayacakları zorluklarda ne yapacak bilinmez.

Ama halkın bunları hak etmediği kesin.