
Bugün 23 Nisan, Ulusal Egemenlik Bayramı: Peki ama TBMM ne kadar egemen?
Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Salonunda büyük harflerle “Hakimiyet, kayıtsız şartsız milletindir” yazar.
Bu cümle, Türk devrimini başlatan ve tescil eden cümledir.
19 Mayıs 1919’da Anadolu’da kurtuluş mücadelesi vermek için Samsun’a ayak basan Mustafa Kemal Atatürk’ün acelesi vardı. Samsun’a inmesinden sadece bir ay sonra Amasya Tamimi’ni yayınladı.
Bu tamim, Türk devriminin başlangıç belgesidir ve ünlü üçüncü maddesinde “Milletin istiklâlini (bağımsızlığını) yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” denir.
Devrim, bu cümlede saklıdır.
Tamim, bütün Anadolu’ya önce Erzurum’da Doğu illeri için, sonra da Sivas’ta bütün Türkiye için halkın temsilcilerinin katılacağı birer kongre düzenlemek için yayınlanmıştır.
Neden peki? Sebebi çok basittir: O sırada Osmanlı başkentinde halkı temsil eden bir parlamento yoktur; padişah onu fesh etmiştir ve yeniden seçim ufukta gözükmemektedir.
Önce Erzurum, ardından Sivas Kongreleri yapılır. İki kongrenin ortak pek çok yönünden biri, bugün bu yazının konusunu oluşturan “milli egemenlik” veya “halk egemenliği” ilkesi.
Unutmayın, o tarihte İstanbul’da hala bir padişah vardı ve “egemen” kabul ediliyordu. Ama Türkiye 1908’den beri “meşruti bir monarşi”ydi; bir anayasası ve bir de parlamentosu vardı. O parlamento epey canlı seçimlerin ardından seçilip geliyordu her seferinde.
Mustafa Kemal’in siyasi stratejist olarak dehasını Amasya Tamimi’nden itibaren görmek mümkün. “Anadolu’da bir asi” olarak rütbelerinden ve madalyalarından sıyırılan, hakkında tutuklama emirleri bulunan, bu emirlerin bir takım işgüzarlar tarafından uygulanmaya çalışıldığı Mustafa Kemal, arkasına bu halk gücünü alarak İstanbul’da padişahın hükümetini istifa ettirmeyi başardığı gibi yeni bir seçim yapılmasını ve Osmanlı Meclisi Mebusan’ının yeniden toplanmasını da başarır.
Bu başarı, tek başına Atatürk’e aittir; temel stratejiyi kuran, her adımın zamanlamasına karar veren odur.
Atatürk o Meclis’e milletvekili olarak da seçilip girer ama İstanbul’da açılacak Meclis’in uzun ömürlü olmayacağını gayet iyi bilmektedir, o yüzden İstanbul’a gitmez, bunu düşünmez bile.
Aslında istediği artık Ankara’ya gelmiş bir kişi olarak, gıyabında Meclis’e başkan seçilmektir. Başkanlık, ona Meclis yeniden fesh edildikten sonra yasal bazı imkanlar verecektir. Atatürk’e göre seçilen bu yeni Meclis’in bir tane önemli görevi vardır: Misak-ı Milli’yi ilan etmek.
Misak-ı Milli, Sivas Kongresinde bizzat Atatürk tarafından hazırlanmış olan belgenin adı. Bugünkü sınırlarımızı çiziyor ve düşmana mesaj veriyor: “Bizim bu toprakların ötesinde gözümüz yok.”
Atatürk Meclis’e başkan seçilemez ama tam onun beklediği gibi Misak-ı Milli’nin ilanından sonra işgal kuvvetleri Meclis’i kapatır; Kurtuluş Savaşı ve milli egemenlik taraftarı pek çok ismi de alır Malta’ya sürgüne götürür.
Meclis’in kapatılması tam da Atatürk’ün istediği şeydir. Böylece çağrısını yapar, fesh edilen Osmanlı Meclisi Mebusanının Malta’ya sürgüne gitmeyen üyeleriyle, Anadolu’dan seçilecek yeni isimleri Ankara’ya, Ankara’da açılacak Türkiye Millet Meclis’ine katılmaya davet eder.
Bugün yıl dönümünü kutladığımız şey işte budur: 23 Nisan 1920’de Meclis Ankara’da toplanır.
En yaşlı vekil sıfatıyla Sinop milletvekili Şerif Bey Meclis’i açar. Açış konuşmasının son cümlesi şudur: “Milletimizin dahili ve harici istiklâl-i tam dahilinde mukadderatını bizzat deruhte ve idare etmeye başladığını bütün cihana ilân ederek Büyük Millet Meclisi’ni açıyorum.”
Artık egemenlik padişaha değil, bütün millete aittir.
Bundan 10 ay sonra, 20 Ocak 1921’de Meclis bir anayasa kabul eder. O anayasanın ilk maddesi şöyledir: “Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.”
Bu cümle, Türk devrimini yapan, Kurtuluş Savaşı’nı başaran cümledir. Savaşan ordunun adı “TBMM ordusu”dur. Atatürk’e Başkumandanlık görevini TBMM verir. Meclis, savaşın ortasında, top sesleri Ankara’dan duyulurken bile her şeyi konuşur, tartışır.
İlk olarak 20 Ocak 1921’de anayasa metnine giren o ilke bugün de Anayasamızın 6. maddesinde yazılıdır: “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.”
Anayasada sözü edilen “yetkili organlar”ın en önemlisi, hiç kuşku yok ki TBMM’nin kendisidir. Çünkü Anayasayı değiştirme ve yasa yapma yetkisine sahip yegane “organ” odur.
Ama maalesef bugün, belki 106 yıllık tarihinin en pasif Meclis’iyle karşı karşıyayız. Meclis, kendi egemenlik alanının daraltılmasına, ülkenin yasalardan çok Cumhurbaşkanlığı kararları ve kararnameleriyle yönetilmesine razı gözüküyor. En temel hakkı olan bütçe hakkını bile savunmuyor. Daha vahimi Anayasanın kendisini de, halkın oylarıyla seçilmiş gelmiş bir üyesinin en temel demokratik hakkını da savunmuyor Meclis.
Padişahın bir emriyle fesh olan Osmanlı Meclisi Mebusan’ını andırıyor neredeyse. Kendi güçsüzlüğünü kabul etmiş, zaten Anayasada ve yasalarda yazılı olan demokratik ilkelerin hayata geçmesi için, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanması için adeta yürütmeye yalvaran bir komisyon raporunu yazmak zorunda kalmış bir Meclis’ten söz ediyoruz.
1920’nin işgal ve sürgün şartlarında ülkenin kaderine el koyan, en zor konuları bile açık bir dille ve yüksek sesle konuşan Meclis’in bugün içine düştüğü hal hazin aslında.
Evet bugün bir bayram kutluyoruz ama içi boşaltılmış, anlamından çok uzaklaşmış bir bayram bu.

