
Ömer Faruk Selçuk’u anacağım varmış: ‘Tahmin pazarı’ adı verilen kumarhaneler
Özü dolandırıcılık olan ama hiçbir kanunun da sizi suçlu ilan edemeyeceği fikirler, başından beri bana garip bir çekiciliğe sahip gibi gelir.
Diyelim cildi tamamen gençleştirdiği ileri sürülen bir kremi satmak, diyelim musluğunuzdan akan sudan kireci ve diğer mineralleri tamamen temizlediği öne sürülen filtre sistemleri pazarlamak, diyelim insanların birbirlerine karşı iddiaya girmesini, bahis oynamasını kolaylaştırmak…
Sabah sabah bundan 19 yıl önce, sadece 49 yaşındayken kaybettiğimiz Bilkent Üniversitesi’nin iktisat profesörlerinden Ömer Faruk Selçuk’u anmam da bu yüzden.
Ben Ömer Faruk’u, sevgili arkadaşlarım Gökhan Özgün ve Cevdet Akçay’ın arkadaşı olarak 90’lı yılların ilk yarısında tanıdım. New York’ta CUNY’de Gökhan ve Cevdet’le birlikte doktora dönem arkadaşıydı.
Dünyanın en sıcak insanı olduğu için de kolayca kaynaştık. O sıralar yavaş yavaş İstanbul’da özellikle borsa çevresinde ve TÜSİAD nezdinde yükselen bir iktisatçıydı. O zamanlar Deniz Gökçe ona kızıyordu, hatta ona çok aşağılayıcı biçimde “Bilkent imamı” adını takmıştı. (Yanlış hatırlamıyorsam Ömer Faruk bu sözlerden ötürü ona dava açtı ve Deniz Hocayı tazminata mahkum ettirdi.)
Ömer Faruk, kolejli veya seçkin bir sınıftan değildi, tam anlamıyla Anadolu’nun bağrından çıkan olağanüstü bir zihindi. Matematiksel iktisatla uğraşıyordu ve hayatının son döneminde yazdığı matematik makaleleri artık iktisat dergilerinde değil Amerika’daki akademik fizik dergilerinde yayınlanıyordu.

Ömer Faruk Selçuk’u 2007’de genç yaşında çok zamansız kaybettik.
Bilgisayarda kendi yazılımını kendi yazan, TÜSİAD’ın meşhur “Öncü Göstergeler Endeksi”nin oluşumunda ve İstanbul Borsasının endeks oluşmununda önemli katkıları olan bir isimdi. Gerçekten, onun 2007’deki ölümü Türk akademyası için önemli bir kayıptı.
Bazen İstanbul’da bazen Ankara’da rakı sofralarında buluşur dalgamızı geçerdik. Ömer Faruk’la bir projemiz, o sıralar yeni yeni ortaya çıkmakta olan internette bir interaktif “bahis sitesi” kurmaktı. İnsanlar bahis yaptıkça, yani herhangi bir konudaki seçeneğe para yatırdıkça bahis oranları da ister istemez değişecekti.
Biz bunu konuşurken dünyada böyle bir sistem yoktu; henüz ne spor bahisleri bu denli yaygındı ne de internette bahis diye bir şey vardı. Biz konuştuk ama gerekli algoritmayı yazmak için hiçbir girişimde bulunmadık. Bulunsak ve başarılı bir algoritmayı 90’larda yazmış olsak, sonra da bahis şirketlerine bunu satsak belki bugün dolar milyoneri olarak rahat bir hayat sürüyor olurduk. Ama onun derdi zengin olmak değil akademik araştırma, benim derdim gazetecilikti. Eğleniyorduk sadece. (Daha yakın zamanda öğrendim, internette poker oynatan bütün şirketlere oyun sırasında kullandıkları kağıt karıştırma algoritmasını 90’lı yıllarda tek bir şirket yazmış ve satmıştı. Bazı işleri ilk akıl eden olmak önemli. Bir kişi o işi yaptı mı ikinci kişiye ihtiyaç kalmıyor.)
Biliyorsunuz, spor bahisleri ülkemiz dahil dünyanın dört bir yanını sarmış durumda. Ülkemiz bu bahislerden öyle yüksek vergi alıyor ki, dünyada pek olmayan bir fenomen bizde var: Yasadışı bahis.
Spor bahisiyle gençliğimde spor toto kuponu doldurmuş olmak dışında bir ilgim hiç olmadı. Ama itiraf edeyim, son aylarda Amerika merkezli Kalshi ve Polymarket adı verilen şirketlerin yaptığı türden bahisler ilgimi çekiyor. Daha fenası, yazının başında söylediğim gibi akıllıca yapılan dolandırıcılıklar beni kendine çektiği için, “Neden bunu ben akıl etmedim” diye hayıflanmama neden oluyor.
Oysa Ömer Faruk’la birlikte akıl da etmiştik! Spor bahislerine göre arka plan algoritması çok daha basit olan bu bahisleri Ömer Faruk’la oturup yazmamız herhalde iki-üç günümüzü alırdı en fazla o yıllarda.
Sistemi anlatayım: Herhangi bir konuda cevabı evet veya hayır olan bahisler oynatıyor bu iki şirket. Üstelik legal bu bahisler. Şirketlerden biri Amerika’nın SPK’sı olan SEC’den lisans almış, “Geleceği tahmine çalışıyoruz” diyerek. Öyle ya, bir hisse senedinin gelecekteki fiyatını tahmine dayalı olan “Futures” piyasaları da bundan çok farklı değil. Daha ilginci, Amerikan Merkez Bankası’nın yaptığı bir araştırmaya göre bu şirketler aracılığıyla yapılan tahminler gerçekten de gelecekte olacak şeyleri doğru tahmin etmemizde işe yarıyor.
Bu iki şirket, mesela “İsmet Berkan’ın bu yazısı 1000 kelimeden uzun mu olacak, kısa mı?” diye bir bahis oynatabilir. Bazıları kısa olacak der, bazıları uzun olacak. Sonunda yazı biter ve uzunluğu doğru tahmin edenler para kazanır.
Bu şirketler aklınıza gelecek ve asla gelemeyecek her konuda bahis oynatıyor. Bana göre en komik bahisler “Falanca bu akşam TV’ye çıkacak ve konuşmasında şu konudan bahsedecek” diye açılan bahisler. Söz eder diyenler var, etmez diyenler var. Sonunda program yayınlanıyor ve bir taraf kazanıyor.
Birkaç ay önce New York Times’da okudum, gazetenin siyasi analistlerinden birinin o gece ne söyleyeceği hakkında bahis açılmış. Ancak program canlı değil, akşam üzeri New York’ta kaydedilmiş ve gece yayınlanacak. Bu analist de hakkında açılan bahisten haberdar olmuş. Sonucunu zaten bildiği bir bahisi oynayıp oynamamakta tereddüt geçirmiş. (Tabii çekim yapılan stüdyoda olan onlarca kişi de onun ne dediğini daha bahis kapanmadan biliyordu.)
İnsanlar gündelik hayatta zaman zaman birbirlerine karşı “Var mısın iddiasına” diyerek bahse girer. Bu bazen parasına olur, bazen bir yemeğine, bazen başka bir şeye… Gündelik insan eğlencelerinden ve rekabetinden kaynaklanan bu görece masum şeyin her gün milyonlarca insanın katılıp milyarlarca doların döndüğü bir endüstriye dönüşmesi o masumiyetin sonunu getiriyor elbette. Çünkü bu artık bir çeşit kumar.
Kumar, ister kağıtla oynayın, ister rulet masasında, ister böyle sitelerde, matematiksel olarak beraberinde son derece basit bir sonucu getirir: Her türlü kumarda her zaman çok az sayıda insan çok defa kazanır, çok fazla sayıda insan ise daha çok defa kaybeder.
Bu bir istatistik kuralı. Bize şunu söylüyor: Evet, kumardan para kazanmak mümkündür ama bunu kumara katılanların yüzde 1-2’si başarabilir; geri kalanı kaybeder.
O yüzden kumar, neredeyse bütün insani duyguları arka planda bırakarak oynanması gereken bir şeydir. Oysa insanı kumar masasına iten şey tam da o duygular ve duygusal beklentilerdir. Bunu size bütün kumar bağımlıları söyleyecektir: “Son bir el oynayıp zararımı kapatayım, kalkacağım.” Kimse kalkmaz o masadan.
Haa, tabii, kumarda bir altın kural daha var: Masa daima kazanır. Çünkü masayı kuran kendisi kumara dahil olmaz, oynanan oyundan komisyon alır sadece.
(Bazen masanın kendisi kumar oynamaya kalkar ve o zaman vahim sonuçlar ortaya çıkar. Örneğin birkaç yıl önce Türkiye’de yatırımcıların parasıyla birlikte batan ünlü bir kripto borsası oldu. Kripto borsaları da özünde birer kumarhane. Orada borsanın sahibi, yatırımcıların parasıyla bir meme-coin üzerinde kumar oynamıştı ve o kumarı kaybedince bütün yatırımcılarının parasını da kaybetti. Şimdi hapiste.)
Amerikan The Wall Street Journal gazetesi bu giderek büyük birer fenomene dönüşen Kalshi ve Polymarket’i yakından takip ediyor. Son yayımladığı haber, benim az önce söylediğim basit istatistik kanununun doğrulaması niteliğinde:
Polymarket’e bütün kazancın yüzde 67’sini kullanıcıların sadece binde biri elde etmiş. Tahmin edilebileceği gibi kullanıcıların yüzde 70’e yakını hiçbir kazanç elde edememiş. Kalan yüzde 33 kazancın geri kalanı da işte bu yüzde 30’luk grup tarafından paylaşılmış.

Kalshi’de rakam bu denli ayrıntılı değil. Şirket sözcüleri WSJ’ye kazanç elde eden her kullanıcıya karşılık 2,9 kaybeden kullanıcı olduğunu söylemiş. Adım gibi eminim, detayına bakılsa o kazanan 1 oyuncunun yüzde 1’lik dilimi aynen Polymarket’te olduğu gibi kazancın çoğunu götürmüştür. Kazananların yüzde 99’u minik kazançlarla idare etmiştir.
Bu istatistiki gerçeği bilmem rağmen kendimi bu iki pazarda kumar oynamamak için zor tutuyorum. Siz oynamayın.
(Bu arada yazı 1000 kelimeyi aştı, 1066 kelime oldu.)

