05-05-2026
İsmet Berkan

Kliniğe kapatılması gereken ruh hastalarının iktidar üzerinde bu denli etkin olduğu bir ülkede rasyonel olmak anlamlı mıdır?

Kliniğe kapatılması gereken ruh hastalarının iktidar üzerinde bu denli etkin olduğu bir ülkede rasyonel olmak anlamlı mıdır?

Şirketler neden reklam yapar?

“Daha fazla ürün satabilmek için” diye cevap veriyorsanız yanılıyorsunuz.

Sabah gazetesinim Kerim Cengil imzasıyla yayınladığı habere bakacak olursanız, Bosch adlı köklü Alman şirketi tartışılan son reklamını ülkemizde zaten uzun yıllardır uygulanan sinsi bir planın son parçası olarak çekti ve yayınladı.

Haberin spotunda “1960’tan beri nüfus planlamasıyla çocuksuz aile modelini Türkiye’ye dayatan zihniyet, gerçek yüzünü reklam üzerinden bir kez daha göstermiş oldu” deniyor.

Gazete bu sinsi planı Alman şirketinin tek başına yapmadığını da saptamış. Arkada meğer bir de siyonist komplosu varmış.

Bakın ne diyor haber:

“Bosch’un Türkiye’deki “çocuksuz” Anneler Günü reklamıyla patlak veren kriz, reklamın mutfağındaki siyonist sermaye ağını gözler önüne serdi. Kampanyayı yürüten Medina Turgul DDB’nin kurucusu Jeffi Medina, küresel siyonist lobiyle finansal bağları olduğu bilinen ve dünya çapında boykot edilen markaların Türkiye’deki en büyük temsilcisi konumunda. Medina; Unilever (Algida, Lipton, Knorr), PepsiCo (Doritos, Cheetos) ve Yum! Brands (KFC) gibi, İsrail’e doğrudan destek verdikleri gerekçesiyle boykot listelerinin en başında yer alan devlerin reklam stratejilerini yönetiyor.”

Jeffi Medina benim yakın dostum, bu konuda tarafsız olmam mümkün değil. Jeffi, kendine “yerli ve milli” diyen pek çok kişiden kat be kat daha fazla yerli ve millidir. Türkiye’de sayısı maalesef üç beş binler seviyesine düşmekte olan Yahudi cemaatinden olup kendisinin ve ailesinin geleceğini hala Türkiye’de görenlerden biridir.

Ama bunları söylememe gerek yok. Kime ne anlatmaya çalışıyorum ki?

Sabah gazetesi yalnız değil. Ondan önce YeniŞafak gazetesi ülkemize karşı yapılan aynı “siyonist komplo”yu sayfalarına taşıdı. Arkasından sosyal medya trolleri geldi. Derken onlara Aile Bakanı katıldı, RTÜK üstüne vazifeymiş gibi bir reklamı “incelemeye” aldı. Merak etmeyin, arkadan da Ticaret Bakanlığı’nın Reklam Kurulu devreye girer, Bosch’a yüklü bir ceza keser.

Bu seviyede yaygın bir ruh hastalığı bir tek bana mı tuhaf geliyor? Alıştık mı bu ruh hastalarının ülkemizi yöneten iktidar üzerinde bu kadar etkili olmasına, ne diyorlarsa yaptırmasına?

Konser mi düzenleyeceksin, aile yapımız bölünür. İstanbul Sözleşmesi homoseksüelliği teşvik eder. Zaten Avrupa hepimiz homoseksüel olalım istiyor. Avrupa ve İsrail çocuk doğurmayalım istiyor.

Habere imzasını gururla atan Kerim Cengil’i hiç bilmiyorum; imzadaki fotoğrafından genç biri olduğu anlaşılıyor. Peki acaba evli mi? Evliyse çocuğu var mı? Varsa kaç çocuğu var veya kaç çocuk sahibi olmayı planlıyor?

Sabah’ın da önemli parçası olduğu Turkuvaz Medya Grubunu yöneten Serhat Albayrak 53 yaşında, evli ve iki çocuklu. Onun kardeşi Berat Albayrak 48 yaşında ve dört çocuk sahibi.

Babaları Sadık Albayrak, ki ahbabımdır, iki çocuk sahibi.

Sadık Abi (Albayrak), büyük oğlunun yönetimindeki medya grubunun ortaya çıkardığı “Türkler az çocuk doğursun, böylece soyları kurusun” diye özetlenebilecek siyonist komplosunu bilmiyor olabilir mi? Bakın, ancak yeterince çocuk yapmış, iki yetişkin oğlu var.

Sadık Abi, zamanında Necmettin Erbakan’ın MSP’sinin ve sonra da Refah Partisi’nin yayın organı Milli Gazete’nin çok önemli bir ismiydi. Necmettin Erbakan, Türkiye’de yapılmak istenen nüfus planlamasına itiraz ederdi. Ama Erbakan’ın da komployu ancak ucundan kıracak kadar, üç çocuğu vardı.

Biliyorsunuz, bir ülkede yaşayan kadınların her biri ömürleri boyunca 2,1 çocuk doğurmazlarsa, o ülke nüfusu zaman içinde azalmaya mahkum. Tabii nüfus azalmazdan önce yaşlanmaya başlıyor. 

Türkiye’de Ak Parti’nin iktidara geldiği 2003 yılında “doğurganlık hızı” adı verilen kadın başına doğum sayısı kritik sayı olan 2,1’in altına inmişti. Sonra 2016 yılına kadar hep bu sayının etrafında, bazen hafif üstünde, bazen hafif altında bir istikrar kazandı doğurganlık hızı. Ama 2017’den itibaren hızla düşmeye başladı ve bugün 1,48’e kadar gerilemiş durumda.

Zaten çok ilginç bir durum, 2016 yılı bir kırılma noktası. Evlilik sayısı da ansızın azalmaya başlıyor o yıl. 2015’te 600 binden fazla evlilik yapılmıştı; geçen yıl 550 bine düşmüştü bu sayı.

Türkiye’de doğan çocuk sayısı 2014 ve 15’te zirve yapmış. Sonra hızla düşmeye başlamış doğan çocuk sayısı. 2015’te Türkiye’de 1 milyon 337 bin çocuk doğmuştu; 2024’te bu sayı 937 bine düştü.

Bu rakamlara bakınca Yeni Şafak ve Sabah gazetesinin yakaladığı siyonist komplonun Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte etkisini gösterdiğini kabul etmemiz lazım.

Oysa Erdoğan 2006-07’den beri kadınlara çok çocuk doğurun diye çağrı yapıyor, nikahına şahitlik yaptığı her çiftten en az üç çocuk sözü alıyor. Demek onun da gücü yetmedi bu siyonist komployu durdurmaya ve etkisiz hale getirmeye.

Bu yazı için TÜİK’in istatistiklerine bakarken şu aşağıdaki grafiği gördüm. TÜİK, kadınların doğurganlık oranlarıyla onların eğitim durumu arasındaki ilişkiye bakmış ve şunu görmüş: Kadınlar lise ve üniversite mezunu ise az çocuk doğuruyor; daha az eğitimliyse daha çok çocuk doğuruyor. Hatta ne kadar az eğitimli o kadar çok çocuk.

Sakın zorunlu eğitimi 12 yıla çıkarmak da aslında bir siyonist komplosu olmasın? Ne gerek var kızların lise mezunu olmasına? Ulusumuzun bekası ve soyumuzun sürmesi mi önemli, kızların eğitimli olması mı?

Peki ama kim getirdi 12 yıllık zorunlu eğitimi? Şu tesadüfe bakın: Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı zamanında 2012-13 eğitim yılında başlamış 12 yıllık zorunlu eğitim.

Ve istatistiklere bakın, ondan hemen 4 yıl sonra evlilik sayıları da, doğum sayıları da düşmeye başlamış. Görüyor musunuz ne sinsi bu siyonistler… Reisi bile kandırmayı başarmışlar.

Ama elbette zararın neresinden dönülse kâr. Bakın, Anneler Gününü bahane edip Türkiye’yi hedef alan büyük bir komployu yakaladık işte.

Biraz da ciddiyet: Hürmüz’de savaş başlar mı?

Biraz da ciddiyet: Hürmüz’de savaş başlar mı?

Amerikan donanmasına bağlı 8 savaş gemisi dün sabah saatlerinde Hürmüz Boğazından Basra Körfezinin içine girdi. Sonra da hemen orada Şubat sonundan beri sıkışmış kalmış durumda olan bazı ticari gemilere eşlik edip onları boğazdan geçirmeye başladı.

Normalde İran ile ABD arasındaki ateşkesin şartı Hürmüz’ün açık olması ama boğaz hiç açılmadı. Arkadan Amerika’nın İran’dan yük veya petrol taşıyan gemilere yönelik ablukası başladı.

Amerikan donanmasının ticari gemilere eşlik etmesine İran’ın ne tepki vereceği merak ediliyordu. İran ateş açtı. Hem donanma gemilerine füze fırlattı hem de ticari gemilere saldırdı, bir Kore gemisine hasar verdi. Amerika savunma pozisyonunda kaldı, füzeleri havada avladı, ticari gemilere saldıran bazı sürat botlarını da helikopterleriyle vurdu.

Teknik olarak ateşkes ihlal edildi ve çatışma yaşandı ama Amerika savaşı yeniden başlatmadı aslında.

Bakalım İran bugün ne yapacak? Geçişi engellemek için saldırılarını sürdürecek mi, yoksa ateşkese sadık mı kalacak?

İran’daki sertlik yanlılarının büyük bir sınavı bu. Bir yandan, eğer Amerika Hürmüz’ü bu yolla açarsa ellerindeki yegane pazarlık kozunu kaybedecekler, bir yandan savaşa geri dönecek olurlarsa zaten zor olan durumlarını daha da zora sokacaklar.