08-05-2026
İsmet Berkan

İmamoğlu’nun gözyaşları haksız mı?

İmamoğlu’nun gözyaşları haksız mı?

Ekrem İmamoğlu’nun 19 Mart 2025 sabahı gözaltına alınmasıyla başlayan süreci yakından takip edenler biliyor.

Savcılık, İBB için açtığı soruşturmalarda bir dizi ismin üzerinde özellikle yoğunlaştı, bu isimlerle ilgili bilgiler iktidar yanlısı gazetelere yoğun biçimde aktarılıp o isimlerle ilgili ciddi bir itibarsızlaştırma kampanyası yürütüldü. Ve bu isimler itirafçı olmaya zorlandı.

Bir kısmı oldu, bir kısmı olmadı.

Olmayanların başında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Spor Kulübü başkanı Fatih Keleş geliyordu.

Fatih Keleş için ne iddialar konuşulmadı ki… Gazetelerde yazılıp çizilenlere, televizyonlarda anlatılanlara bakacak olsanız Keleş’in karun gibi zengin olduğuna, İmamoğlu adına bütün para trafiğinin başında olduğuna vs inanırsınız.

Sonra iddianame çıktı. Medyaya sızdırılıp yazdırılan iddiaların çoğu iddianamede yok bile.

Ama bugün konumuz Fatih Keleş değil. Onun oğlu Mustafa Keleş.

Ortaçağ hukukunu andıran bir uygulamayla 28 yaşında genç bir mühendis olan Mustafa Keleş de 11 aydır tutuklu olarak cezaevinde. Babasıyla birlikte örgüt yöneticisi olmakla suçlanıyor.

Dün bu genç adam mahkemede savunmasını yaptı. Mahkemede, iddianamede kendisine yöneltilen suçlarla ilgili savcılıkta hiç soru sorulmadığını anlattı başka pek çok sanık gibi.

Bu, başlı başına bir adil yargılanma hakkı ihlali aslında.

Her kişi neyle suçlandığını bilmeli ve kendini bu suçlamaya karşı savunabilmeli.

Mustafa Keleş 11 aydır tutuklu olduğuna göre hakkında bugüne kadar en azından 10 kez “tutukluluk incelemesi” yapılmış olmalı. Tutukluluğunun başka sebeple, mahkemedeki yargılanmasının başka sebeple olması ve kendini yöneltilen suçlamalara karşı ilk kez 11 ay sonra savunabiliyor olması çok çarpıcı doğrusu.

O yüzden bu genç adam, gözyaşları içinde mahkemede kendini savunurken, “Koğuşumda insanların evine, arabasına sıkanlar, kardeşini bıçaklayanlar, uyuşturucu etkisiyle hiç tanımadığına saldıranlar bile benden sonra gelip tahliye oldu. Ben ne yaptım, niye hâlâ tutukluyum?” diye sordu.

Cezaevi şartlarıyla ilgili söyledikleri ibretlik:

“Koğuşumda iki defa verem salgını nedeniyle karantina oldu. Diş ağrısının ne kadar dayanılmaz bir şey olduğunu bu salondaki hemen hemen herkes bilir diye düşünüyorum. Bu karantina uygulamaları aylar sürüyor ve dişiniz ağrısa bile, dişinizin ağrısından yerinizde duramasanız bile diş doktoru, verem şüphesi nedeniyle sizi kabul etmiyor. O acıyla koğuşta çaresizce bekletiliyoruz.”

Mustafa Keleş’in savunmasından sonra avukatı mahkeme heyetine seslendi, “Takdir sizin, Mustafa Keleş ya Fatih Keleş’in oğlu olduğu için tutukluluğu devam edecek ya da tahliye edilecek” dedi.

Bir babanın oğlu olduğu için hapiste kalmak korkunç bir şey.

Ekrem İmamoğlu, bu savunmanın ardından pek çok sanığa yaptığı gibi çapraz sorgu için söz istedi ama bu genç adamın ağlayarak yaptığı savunmasından o kadar etkilenmişti ki, o da ağlamaya başladı, konuşmakta zorluk çekmesine rağmen sorularını sorduktan sonra da “Allah hiçbir babaya, anneye böyle bir evlat işkencesi yaşatmasın. Ben bu delikanlıdan devlet, bu millet, Türk yargısı adına özür diliyorum” dedi.

Bana soracak olursanız milletçe bir büyük sorunumuz, böyle adaletsizliklere tanık olduğumuzda ağlamayı unutmaya başlamak.

Sahiden ağlamamız lazım.

Milli Eğitim dine hakarete izin verecek mi?

Milli Eğitim dine hakarete izin verecek mi?

Haberi Nefes gazetesinde okuduğumda inanamadım. Nur cemaatinin pek çok sivil toplum kuruluşundan biri olan Uluslararası Eğitimciler Derneği isimli dernekle Milli Eğitim Bakanlığı arasında bir protokol imzalanmıştı.

Bakanlık, dini cemaatler dahil pek çok kurumla son yıllarda böyle protokoller imzalıyor, bunu da onlardan biri olarak gördüm.

Ama dernek bu protokol uyarınca oturmuş bir “Muallimin Manevi Rehberi” adlı rehber kitapçık hazırlatmış. O rehber, gerçekten çok tuhaf, din inancıyla da bilimsel eğitimle de uzak yakın ilgisi olmayan, neredeyse dam üstünde saksağan vur beline kazmayı abüsrtlüğünde şeyler içeriyor.

Rehberde mesela öğretmenlere 9. sınıf matematik dersinde kök sayıları öğretirken bu sayılardan “Allah’ın kuralları” olarak söz etmeleri, doğrusal basit fonksiyonları öğretirken ise bunları “ibadette istikrarın önemi” ile ilişkilendirmeleri tavsiye ediliyor.

Bir sayının  karekökünü veya küpkökünü almanın neden Allah’ın kuralı olduğunu (doğada kök almak diye bir şey yok, bu tamamen insan icadı bir şey) veya doğrusal fonksiyonlarla “ibadette istikrar”ın ne ilgisi olduğunu sormayın.

Böyle komiklik seviyesinde, bana soracak olursanız dini inançla alay eder nitelikte çok örnek var. Bir tanesi şu:

Sayılardaki “yutan eleman”ın da “Allah’ı inkarın iyilikleri sıfırladığı” örneğiyle benzerliği aktarılıyor.

Üçgenlerin üç köşesinin Allah’ı tanımanın üç unsuruyla anlatılması tavsiye ediliyor mesela rehberde.

Bilime hakareti bir kenara bıraktım, bunlar dine hakaret bana soracak olursanız.