12-05-2026
İsmet Berkan

Silivri’de bir gün…

Silivri’de bir gün…

Sabah işim uzayınca evden yeterince erken çıkamadım. Arabaya binip seyrüsefer programını açıp ‘Silivri Cezaevi’ yazınca mesafenin 99 kilometre, varış süresinin de 1 saat 42 dakika olduğunu gördüm.

Yine de, mahkeme biraz geç başlayacak olursa “Casusluk Davası” adı verilen davanın ilk duruşmasına yetişebilecektim.

Bu benim Silivri’ye ilk gelişim. Biraz vakitsizlikten, biraz da oraya gitmeyi sanki bu yaratılan ağır baskı ortamını meşrulaştıracak bir şey gibi görmekten daha önce Silivri’ye gitmedim.

Cezaevinin yakınına geldiğimde yol üzerine park eden otomobiller beni korkuttu. İnanılmaz bir kalabalık vardı. Cezaevi kapısından bir hayli uzakta ve bir tarlanın kenarında kendime zar zor park yeri bulabildim ve aşağıya, cezaevi kapısına bağlanan yolun kenarına yürüdüm.

Tam ben oraya vardığımda bir midibüsten 20-25 kişi indi ve cezaevinin dış sınırı bile olmayan yol kenarındaki jandarma kontrol noktasına yöneldi. Jandarma onları içeri sokmuyordu; sebebi duruşma salonlarının tamamen dolu olmasıydı. Tabii beni de sokmadılar.

O kontrol noktasından içeri sadece cezaevine görüşe gelenler alınıyordu. Akın akın insanlar yakınlarını görmeye cezaevine geliyordu. Küçük çocuklar, gençler, yaşlı anne-babalar, şehir dışından uzaklardan geldiği belli bazı insanlar, üstü başı dökülenden gayet şık ve stilli giyinene kadınlı erkekli sürekli akan bir kalabalık… Jandarma erleri “Her gün böyle” dedi, hafta içi günlerde ziyaret mümkünmüş. Onlara bakarken düşündüm: Ne çok dram var.

1979 Kasım ayından beri mesleğim gazetecilik, ama hiçbir zaman basın kartı almadım, almak için gereken başvuruyu hiç yapmadım. Ehliyeti devlet tarafından verilen bir meslek olmamalıydı bana göre gazetecilik. Ama işte ehliyeti veren devlet eğer o kartı göstermiyorsanız sizi mahkeme salonuna almıyordu.

Neyse uzun mücadeleler sonrası mahkeme salonunun kapısına ulaşmayı başardım. Sabahın köründe gelmiş, benim gibi duruşma salonuna gelmek isteyen onlarca insan vardı, bir kısmının göğsünde CHP rozetleri vardı ama büyük çoğunluk öyle değildi. Ama herhalde yine de partinin gönüllüleriydi onlar.

Salonun kapısında görevli jandarmalar bunalmış durumda, belli ki her gün böyle onlar için. “Ancak içeriden biri çıkarsa içeri alabiliriz” diyorlardı. Hani çok gözde gece kulüplerinde de aynısı yapılır, içeriden birileri çıkar, kapıdaki kuyruktan o kadar insan içeri alınır. Farkı tabii insanların salondan içeri eğlenmek için girmiyor olması; aksine ülkemiz açısından en üzücü durumlardan birine tanık olmak için, içeride zulüm gördüğüne inandıkları kişilerle dayanışma içinde olabilmek için o kapıda kuyruktalar.

Bir jandarma görevlisi bana yardım etti, salona girmeyi başardım. Aslında sabahtan beri takip ediyorum, bu duruşmaya “küçük” salon tahsis edildiği için gazeteciler de, izleyiciler de şikayetçiydi ama salon aslında hiç küçük değil. Daha doğrusu, benim geçmişte yargılandığım DGM salonlarına, hala zaman zaman gitmek zorunda kaldığım Çağlayan Adliyesindeki salonlara nazaran oldukça büyüktü.

Şunu unutmayın: Büyük mahkeme salonu demek toplu yargılama demek. Silivri’de cezaevinin bitişiğine inşa edilen bu mahkeme salonlarının en küçüğü bile onlarca insanı aynı anda yargılamak için yapılmıştı. Bana yeni inşa edilen salonu dışarıdan gösterdiler, sahiden dev bir mahkeme salonu yapılıyor. Buna sevinmek değil üzülmek gerekir.

İçeride onlarca gazeteci kürsüye göre sağda, bana göre soldaki masalara yerleşmiş, laptoplar açık, görevlerini yapıyor, mahkeme notlarını yazıyor. Onların tam karşısında yine kürsüye göre yatay düzenlenmiş masalarda onlarca avukat var. Onlar da savunma görevleri için orada.

Ortada sanıklar Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan, Merdan Yanardağ ve Hüseyin Gün var.

Onların hemen arkasında sanık aileleri ve siyasetçilerden oluşan kalabalık bir dinleyici grubu. En arkada da yine benim de bir kenarına sıkıştığım dizi dizi sandalyelerde 80-90 izleyici daha.

Baktım, izleyiciler arasında da çok sayıda gazeteci var, siyasetçi var, sade vatandaş var. Salon sahiden hınca hınç dolu.

Ben girdiğimde Hüseyin Gün’ün savunması devam ediyordu. Hüseyin Gün bu davada casuslukla suçlanan başlıca kişi. İddia, onun İmamoğlu, Özkan ve Yanardağ’ı da casus yaptığı.

Bu saçma sapan, üstelik bilgisayarla ilgili teknik kavramları da hiç bilmeden sanki birer casusluk aracıymış gibi anlatan suçlamalara karşı gayet net bir savunma yaptı Hüseyin Gün. Bana soracak olursanız suçlamaları tamamen çökertti savunmasıyla.

Ama daha ilginç bir şey söyledi: 2016 yılında, 15 Temmuz sonrası Emniyet Genel Müdürlüğüne ve genel olarak devlete “hizmet” sunmuştu, bunun karşılığında da dönemin başbakanlık müsteşarı, daha sonranın Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve şimdinin de milletvekili Fuat Oktay ona ve şirketine FETÖ’ye karşı uluslararası faaliyetlerde bulunsunlar diye resmi bir “yetki belgesi” vermişti. Söylediğine göre o sıralar devletimizin fellik fellik aradığı “Fuat Avni” adını kullanan sosyal medya hesabının gerçek sahibini bulmakta yardımları olmuştu Hüseyin Gün’ün.

Mahkeme başkanı oldukça genç görünümlü bir hakim. Heyetteki tek erkek de o. Geri kalan iki üye de epey genç görünen kadınlar.

Ağır Ceza reisliği ve üyeliği eskiden yargıçlar için önemli bir aşama, bir tecrübe göstergesiydi. Ama artık o kadar çok Ağır Ceza Mahkememiz var ki hakimlerin yaşlanıp tecrübe kazanmasını bekleyemiyoruz anlaşılan. Devasa mahkeme salonlarıyla genç hakimler aynı acıklı durumumuzun dışa vurumu aslında.

Hüseyin Gün’ün çapraz sorgusunun da tamamlanmasından sonra mahkeme başkanı Ekrem İmamoğlu’na döndü, “İsterseniz savunmanızı bölmeyelim, şimdi bir saat ara verelim duruşmaya” dedi ve yemek molası verildi. Çünkü Hüseyin Gün’ün savunması 3 saatten fazla sürmüş, saat 13.15 olmuştu bile.

Son 10-15 dakika duruşmayı İsmail Saymaz’la kucak kucağa, tek bir sandalyeyi paylaşarak izlemiştim. Ara verilince İsmail “Abi sana yemek ısmarlayayım” dedi, beni Silivri’nin bir köyündeki sahiden lezzetli bir et lokantasına götürdü.

Dönüşte ikimiz de salonun kapısında kaldık, çünkü içerisi çoktan yeniden dolmuştu. Ben kapıda bir süre bekledim, acaba yer açılır mı diye ama açılmadı.

Mahkeme binasından çıktığımda bir süre cezaevinden görüşten çıkan ve görüşe girmeye uğraşan insanları izledim. Gerçekten inanılmaz bir insan akını vardı Silivri’ye.

Bunun sebebi içeride de çok sayıda insan olmasıydı kuşkusuz.

Türkiye bu Silivri Cezaevi gibi insanlık dışı büyüklükte cezaevlerini Şehir Hastaneleri’nden önce icat etti. Sanırım bu icadından memnun kaldı ki arkadan da yine insani ölçülerin ötesinde büyük olan Şehir Hastaneleri inşa edildi. Her şeyi tek bir merkezde toplamak belli ki devletin kolayına geliyor ama bu insanlık dışı büyüklükteki külliyelerin ve binaların vatandaşın hoşuna gittiğini hiç sanmıyorum.

Cezaevi kampüsünün (külliyesi mi demeliyim) devasalığını anlatmaya imkan yok. Burası ortalama bir Anadolu şehri kadar nüfus barındırıyor. Cezaevi kampüsünde çalışanlar için yapılan lojman apartmanlarının sayısı herhalde 50’den fazla. Çocuk oyun alanları, kreşleri, marketi, okulu vs ile Türkiye’nin geri kalanından izole inanılmaz bir dünya.

Cezaevinin dış güvenliğini ve mahkeme salonlarının güvenlik ve asayişini üstlenen jandarma personeli sayısı da inanılmaz miktardaydı. Bir küçük tahmin yürüttüm, cezaevindeki mahkum ve tutuklular dışında burada çalışan personelin ve ailelerinin en azından 15 bin kişiyi bulduğunu hesapladım. Umarım yanılıyorum, umarım sayı daha azdır.

Üstelik ülkemiz için Silivri tek örnek de değil. Onun gibi devasa başka cezaevlerimiz de var maalesef.

Tabii ben dün siyasi yargılamalar için oradaydım ve Türkiye’de Yassıada yargılaması türü siyasi yargılamalar olması çok büyük bir sorunumuz. Ama bu siyasi yargılamalar esas büyük sorunumuzu, hemen hemen hiç konuşmadığımız sorunumuzu gölgelemesin:

Neden ülkemiz bu kadar çok sayıda suç ve suçlu üretiyor? Neden Türkiye’ye cezaevi yetmiyor, hep yenisini ve yenisini yapmak zorunda kalıyoruz? Neden her gün on binlerce insan cezaevi kapılarında ziyaret için bekleşiyor?

Kanuni şakası yoluyla nefret suçu işlemek…

Kanuni şakası yoluyla nefret suçu işlemek…

Sahnedeki bir gösterisinde Kanuni Sultan Süleyman ile onun önce cariyesi, sonra karısı Hürrem Sultan arasındaki ilişkinin ilk dönemleri için bir şaka yapan komedyen Tuba Ulu bu sebeple gözaltına alınıp bırakıldığında yazmıştım.

Şimdi Tuba Ulu hakkında dava da açıldı. Hukukumuzda “milli manevi değerlere hakaret” diye bir suç olmadığı için Tuba Ulu’ya savcılık “Halkı kin ve düşmanlığa teşvik” suçlaması yöneltmeyi uygun bulmuş.

Kanuni ve Hürrem hakkında bir şakanın halkı nasıl birbirine karşı kin ve düşmanlık beslemeye, bu da yetmez bu kin ve düşmanlığın sonunda ülkede iç huzuru da bozacak şekilde ortaya bir “yakın ve açık tehlike” çıkmasına neden olduğunu biz bilmiyoruz.

Ama şunu biliyoruz: Tuba Ulu bu durumda Ağır Ceza’da yargılanacak ve üç hakimden oluşan Ağır Ceza heyeti bu suçun sahiden işlenip işlenmediğine karar verecek.

“Halkı kin ve düşmanlığa teşvik” adı verilen suçlama aslında Türk hukukuna nefret suçlarını engellemek için girmiş bir suç.

Nefret suçu tabii çok ciddi. Irkçılık, ayrımcılık bu suçun ana unsurları ve TCK’nın amacı da ırkçılığı ve ayrımcılığı engellemek.

Tabii Kanuni ve Hürrem hakkında (aslında daha çok Hürrem hakkında) bir şakanın ırkçılık ve ayrımcılık içerdiğini söylemek ise bir hayli zor.

Ana yazının sonunda sorduğum “Neden  ülkemiz bu kadar çok suç ve suçlu üretiyor” sorusunun cevaplarından biri bu davada gizli işte.

Durduk yerde suç icat edildi, bir kişi de suçlu ilan edildi.