22-05-2026
İsmet Berkan

Adını koyalım: Bu bir darbe ve rejimimize artık ‘demokrasi’ diyemeyiz

Adını koyalım: Bu bir darbe ve rejimimize artık ‘demokrasi’ diyemeyiz

Kimse kimseye “Bu bir mahkeme kararıdır, bağımsız yargı tarafından alındı” masalları anlatmasın.

Bir kere karar, Taha Akyol’un gayet yerinde tespitiyle zaten “mutlak batıl”dır. Çünkü, nasıl Ankara’da bir Asliye Hukuk mahkemesinin CHP kurultayıyla ilgili bir davayı görmeye yetkisi yoktuysa, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin de böyle bir yetkisi yok.

Hem Anayasa hem Siyasi Partiler Kanunu, yetkinin Yüksek Seçim Kurulu’nda olduğunu açıkça söylüyor. Ve YSK’nın da yetkisini zamanında kullanıp Özgür Özel’e CHP Genel Başkanlığı mazbatasını verdiğini hepimiz biliyoruz.

Yargı bağımsız olsa “Benim yetkim yok” derdi; bunu demeyecek bir mahkemenin aylarca arandığını ve sonunda bulunduğunu hepimiz biliyoruz; çünkü her şey gözümüzün önünde yaşandı.

Adalet Bakanı Akın Gürlek istinaf kararını değerlendirirken hem bağımsız yargının aldığı karardan söz etmiş hem de “Bu kararla demokrasimiz güçlendi” demiş. 

Hayır, durum tam tersi.

Akın Gürlek, “Demokrasi güçlendi” tezini CHP kurultayında delegenin “iradesinin sakatlanması” iddiasına dayandırıyor.

Evet ama bir rejimin “demokrasi” sayılması için gereken ön koşullardan biri de, isteyenin iktidara rakip olabilmesi ve seçimde özgürce yarışabilmesi.

İktidarın karşısına çıkacak rakibi kendi elleriyle belirlemesi, onunla da yetinmeyip rakip partinin kim tarafından yönetilmesi gerektiğine de karar vermesi rejimi “demokrasi” olmaktan çıkarıyor, seçmenin özgür iradesini sakatlıyor.

CHP bir melekler organizasyonu ve dünya çapında en iyi örnek değil belki ama bir şey unutuluyor: Bu partide kongre süreci mahalle düzeyinde başlıyor, mahallelerde seçilenler gidiyor ilçede yönetimi belirliyor, onlar ilde yönetimi seçiyor ve sonunda da genel başkan ile parti meclisi ortaya çıkıyor.

Başka çoğu partiden farklı olarak CHP’nin bu iç süreçlerinde hep çok seslilik ve hep rekabet hakim. Farklı görüşler ve farklı kişiler birbirleriyle siyasi yarış yapa yapa geliyor.

Kemal Kılıçdaroğlu 2023 Kasım ayından beri bu iç süreçlerde tam üç kez seçimi kaybetti.

Kimsenin aklına Kılıçdaroğlu taraftarlarını yarış dışı bırakmak, onların mahalle, ilçe ve il kongrelerine katılmasını engellemek gelmedi CHP’de. Her üç kurultay sürecinde de o parti içi muhalefet etkindi, seçimlere katıldı. Kaldı ki, zaten şimdi “yok hükmünde” sayılan 2023 Kasım ayındaki kongrede oy kullanan delegenin tamamı, bir önceki kongrede Kemal Kılıçdaroğlu’nu yeniden genel başkan seçen delegeydi.

O yüzden bence Türkiye’de yaşanan şeyin adını doğru koymak lazım.

Perşembe günü Türkiye’de Anayasal düzene karşı bir siyasi darbe yaşandı. Darbeyi yapanın yetkisiz bir mahkeme olması darbenin darbe olma niteliğini zaten ortaya koyuyor.

Bu darbenin bir numaralı işbirlikçisi de Kemal Kılıçdaroğlu’ndan başkası değil.

Genel başkanlık koltuğuna CHP üyelerinin ve delegesinin serbest iradesiyle değil uyduruk bir mahkeme kararıyla gelmeyi içine sindirdi daha ilk günkü açıklamasıyla.

Bana soracak olursanız en çarpıcısı MHP lideri Devlet Bahçeli’nin yaptığı dikkatli açıklama.

Kendi genel başkanlığını benzer bir tuhaf mahkeme kararına borçlu olan Bahçeli bile CHP için alınan bu kararı içine sindirmiş, kabullenmiş değil. O yüzden Kemal Kılıçdaroğlu’ndan “feragat” istiyor, “Özgür Özel’le bir araya gelin ve meşruiyet içinde bir yol bulun” demeye getiriyor. Yani o da Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığını siyaseten meşru görmüyor.

Bugün Ertuğrul Özkök 10Haber’de hatırlatıyor; Tayyip Erdoğan böyle hukuken siyaset yasaklısıydı, bu yasak yüzünden partisini iktidara taşıyan 2002 Kasım ayındaki seçimde milletvekili adayı olamamış, seçilememişti.

Partisi tek başına iktidara geldiği için yüksek bir siyasi meşruiyeti vardı. Ona milletvekili de olabilmesi için gereken hukuki meşruiyet zeminini bir an bile tereddüt etmeden sağlayan, Anayasa değişikliğine evet oyu veren parti ise CHP idi.

Şimdi uyduruk bir mahkeme kararını Adalet Bakanı eliyle alel acele “meşru” ilan edip siyasi meşruiyeti yok saymak gerçekten vahim bir durum.

Ama karamsar olmamak gerek.

Çok isteseler, ellerinde bunu yapmaya yetecek kadar güç varmış gibi gözükse bile kimsenin gücü Türk demokrasisini bundan 80 yıl geriye, tek parti dönemine geri döndüremez, Türkiye’yi Rusya gibi, Azerbaycan gibi rakipsiz veya göstermelik rakiplerle seçimler yapılan ülke haline sokamaz.

En zayıf anındaki Erdoğan, rakiplerinin en zayıf anını kolluyor

En zayıf anındaki Erdoğan, rakiplerinin en zayıf anını kolluyor

Ekrem İmamoğlu’nu hapse atmak, Tayyip Erdoğan’ın yegane umudu olan ekonomik istikrarı, tabii en önemlisi fiyat istikrarını yeniden sağlamayı suya düşürmüştü. İmamoğlu’nun hapse atılması, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasına 60 milyar dolarlık rezerv kaybına maloldu ama bundan da önemlisi enflasyonla mücadele programının beklenen başarısını çok öteye itti.

Üstüne başka şoklar geldi ve son olarak İran savaşı şokunu yaşadı Türkiye. ve artık belli oldu ki, ekonomiye fiyat istikrarı bu yıl da gelmeyecek. Gelmeyecek olan yegane şey fiyat istikrarı değil. Şu anda Türk ekonomisi ciddi bir durgunluğun pençesinde ve sürekli olarak istihdam kaybediyor. Yılın ilk üç ayında 301 bin istihdam imkanı buharlaştı bile.

Üstüne “mutlak butlan” şoku ilave olacak ve Türkiye’den kaç para kaçacağını, dolayısıyla ekonomik istikrarı korumak için elimizde ne kadar mermi kalacağını bilmiyoruz. Hatta elde seçim ekonomisi uygulamak için yeterli kaynak kalacağı bile son derece şüpheli.

Evet, Tayyip Erdoğan uluslararası itibarı, Türkiye’nin dış dünyadaki güçlü algısı ve yükselen savunma sanayisi ile övünüyor ama bunların seçim kazanmaya ne kadar yeteceği kuşkulu.

Kısacası Erdoğan siyaseten olabileceği en zayıf pozisyonlardan birinde ve belli ki durumunun gelecekte düzeleceğine dair kendisinin de fazla ümidi yok.

Belki de tam bu yüzden, kendini kuvvetlendirmek yerine gücünü konsolide etmeye ve rakibini zayıflatmaya ağırlık vermeye başladı. Başlıca rakibi halen hapiste ve serbest kalsa bile elinden seçime katılma yeterliği alınmış durumda.

Sarıldığı ümitlerden biri, en büyük rakibi CHP’nin zaten sürekli parti içi karışıklık yaşayan, dolayısıyla Türkiye’ye de istikrar vaat etmeyen bir siyasi parti olmasının altını çizerek rakibini daha da zayıflatmak. İşte bu mutlak butlan operasyonu zaten o stratejinin en güçlü adımı.

Ama sanmıyorum ki sadece CHP’yi zayıflatmak Erdoğan’a istediği seçim zaferini getirsin. Unutmayın, Erdoğan’ın bir  de hem dindar muhafazakar hem de milliyetçi rakipleri var. Şimdilik o partilere ve onların iç işlerine yönelik bir girişimi olmadı ama bu olmayacağı anlamına gelmez.

Karşısındaki muhalefetin en zayıf pozisyonda, en parçalanmış durumda olduğunu gördüğünde, gerçekte hiç istemese bile erken seçime gitmeyi tercih edebilir Erdoğan.

Bunun ilk işaretleri de bence görülüyor artık. Belki bu yılın sonundan önce bir seçim olacak Türkiye’de.