23-05-2026
İsmet Berkan

Güçlünün hukukunun gücü Türkiye’yi 1946 yılına ışınlamaya yeter mi?

Güçlünün hukukunun gücü Türkiye’yi 1946 yılına ışınlamaya yeter mi?

Ben mi abartıyorum bilmiyorum ama korkarım hem 21 Mayıs hem de 22 Mayıs 2026 günleri Türkiye’nin demokrasi ve hukuk devleti tarihine kara sayfalar olarak yazılacak.

21 Mayısta Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP ile ilgili “mutlak butlan” kararı vererek aynı anda hem Anayasayı hem de Siyasi Partiler Kanunu’nu çiğnedi.

Yetkisi olmadığı halde, üstelik henüz ortada o CHP kurultayında delege iradesinin sakatlandığına dair bir mahkeme kararı bile yokken, tarafların savunma yapmasına bile izin vermeden dosya üzerinden yaptığı bir incelemeyle CHP kurultayını iptal etti. Sadece tartışılan 2023 Kasım ayındakini değil, daha sonra yapılan kurultayları da, kendisine bu konuda bir şikayet yapılmadığı halde “yok hükmünde” saydı, CHP’yi zamanda yolculuğa çıkardı, takvimi Ekim 2023’e geri aldı.

İptal kararına itiraz edilemesin diye kararını tedbirli uyguladı. Yani aldığı kararın bir üst mahkemenin (Yargıtay) denetiminden geçip kesinleşmesini beklemeden mevcut CHP yönetimini görevden aldı, yerine eski genel başkanı getirdi. O eski genel başkan da kendisini göreve getiren mahkeme kararına itiraz edilmesini hemen engelledi. Mahkeme bu çıkar çatışmasını bile isteye kendisi yarattı, görevden aldığı CHP yönetiminin adil yargılanma hakkını ihlal etti.

21 Mayısta açıklanan bu “mutlak butlan” kararı Türkiye’nin rejimin demokratik olma iddiasıyla ilgili en temel hukukunun kökünden ihlaliydi ama yine de son bir ümit bunu fiilen değilse de kağıt üzerinde düzeltme imkanı vardı.

İşte 22 Mayıs’ı kara bir sayfa olarak tarihimize geçiren şey, bu düzeltme imkanının kullanılmaması, kullanmak bir yana tam tersi yönde karar verilmesiydi.

Bu ikinci kararı Yüksek Seçim Kurulu aldı.

Burada uzun bir parantez açıp biraz geçmişe döneceğim izninizle:

***

Bizim 103 yıllık Cumhuriyet tarihimize pek de altın harflerle geçmeyen dönemin adı “Tek parti dönemi”dir.

1923’te ikinci Meclis’in oluşmasıyla başlar, 1946 seçimine kadar devam eder.

Hakkını yemeyelim, tek partiyi çok parti yapmak isteyen çeşitli denemeler oldu. Bunlardan ilki, hemen Cumhuriyet’in ilanının ardından kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Partisi idi. Sonu acı oldu. Kurucuları İzmir Suikastı Davasında idamla yargılandı.

İkinci denemeyi, “Bizi yurt dışında diktatör görüyorlar” diyen Atatürk bizzat başlattı, yakın dostu, hatta kader arkadaşı Fethi Okyar’dan Serbest Cumhuriyet Fıkrası’nı kurmasını istedi. Bu partiye karşı inanılmaz bir ilgi doğunca Okyar can dostuyla çatışmaya girmektense partisini kapatmayı tercih etti.

Üçüncü deneme, Atatürk’ün ölümünden yıllar sonra, Milli Şef İsmet İnönü döneminde CHP içinde tarım arazileriyle ilgili bir yasa tartışmasının ardından verilen Dörtlü Takrir ile başlayan süreçte İsmet Paşa’nın da izin vermesiyle kurulan Demokrat Parti oldu.

Bu partinin 1946 seçimine katılmasına izin verildi ama seçimde yaygın hile yapıldı, çünkü oyları CHP saydı.

Bu hile öyle bir tepki çekti ki, “tek parti” CHP ve onun lideri İsmet İnönü iç istikrarsızlıktan korktu, Demokrat Parti kurucusu eski dostu Celal Bayar’la görüştü, bir uzlaşmaya varıldı.

CHP ve Demokrat Parti’nin ortak komisyonu, düne kadar kullandığımız temel seçim adaleti sistemini kurdu. Bu, Türkiye tarihinde iki ana siyasi akımın gerçek bir uzlaşmayla ortaya çıkardığı ilk ve belki de yegane ortak düzendi.

Türkiye’yi Batılı manada bir ‘demokrasi’ olmaya en fazla yaklaştıran şeydi varılan uzlaşma: Seçimler artık yargıç denetiminde yapılacak, gizli oy-açık tasnif ilkesi benimsenecek, seçimlerin sahibinin ve seçim güvenliğinin sorumlusunun katılan siyasi partiler olduğu kayda geçecekti. Partilerin anlaşamadığı durumlarda yargıç devreye girecek, yasayı uygulayacaktı.

Beraberinde Yüksek Seçim Kurulu adlı kurumu da yaratan bu yasalar, beraberinde iki tane de kaçınılmaz kural getiriyordu: 1. Seçimler konusunda mahkemeler değil ilçe ve il seçim kurulları ile nihayetinde YSK karar vermeye yetkiliydi; 2. Seçim sonuçlarına itiraz etmek için zaman kısıtı vardı. Ancak süresi içinde seçimlere itiraz edilirse bu itirazlar dikkate alınacaktı, süresi geçtikten sonra yapılacak itirazlara bakılmayacaktı.

Bu iki kuralın neden var olduğunu sorgulamak anlamsız. Mahkemelere gidilecek olursa süreçler istenmediği kadar uzayabilir, çıkacak tartışmalar iç huzuru tehlikeye atabilirdi. Eğer ha bire bir yıl önceki, üç yıl önceki seçimlere itiraz gelirse kimse işin içinden çıkamazdı. Hatta sonra Anayasaya kural da eklendi: Yüksek Seçim Kurulu kararları kesindi, onlara itiraz da edilemezdi.

YSK sadece yerel ve genel seçimlerde görev yapmıyordu, siyasi partilerin kendi içindeki seçimlerin denetimi görevi de YSK’ya verilmişti. Yani partilerin ilçe ve il kongreleriyle genel kongrelerinin hukuka uygunluğunu, adil olup olmadığını itiraz halinde denetleme görevi YSK’nındı, bu seçimlerde de itirazın süresi vardı.

Parti kongrelerinde hile yapılmaz, delegenin iradesi sakatlanmaz mı? Elbette olabilir. Bu hile, kongrenin yapılmasından (ve resmi itiraz süresinin dolmasından) çok sonra ortaya çıkabilir. Bunlar olabilir şeyler.

Bu durumda hileyi yapanlar ceza davasında yargılanırlar ama hile yapıldığı mahkeme kararıyla kesinleşmiş bile olsa o kongrenin iptal edilip edilmemesi kararı mahkemenin değil YSK’nındır.

***

Parantezi kapatıp güncele dönelim.

22 Mayıs sabahı CHP adına YSK’ya bu son mutlak butlan kararıyla ilgili bir başvuru yapıldı.

Başvuru, idare hukuku bakımından da, Siyasi Partiler Kanunu bakımından da çok önemliydi ve basitçe şunu istiyordu YSK’dan:

Mahkeme kararına konu olan CHP’nin Kasım 2023 kurultayından sonra parti biri olağanüstü, diğeri olağan iki, kurultay daha yapmıştı. Olağanüstü kurultay eski delegelerle yapılmıştı ama Kasım 2025’te yapılan olağan kurultay için bütün parti kurultay sürecinden geçmiş, mahallelerde, ilçelerde ve illerde kongreler yapılmış, nihayetinde seçilen delegelerle de kurultay gerçekleşmişti.

Yani ortaya yeni bir CHP iradesi ortaya çıkmıştı. Bu yeni iradenin adil bir seçimle genel başkanı ve partinin yönetim organlarını seçtiği de bizzat YSK’nın verdiği mazbatalarla saptanmıştı. Şimdi YSK zaten kendisinin onaylamış olduğu o kurultayın geçerli olduğunu bir kez daha söyleyemez miydi?

YSK 22 Mayıs günü işte bu basit soruya “Hayır” cevabını verdi. Kendi kendini inkar etti, kendi tescil edip onayladığı CHP kurultayını yapılmamış saydı.

Bu son karar öyle vahim ki, anlamını tarif etmeye kelimeler yetmiyor aslında.

Şöyle düşünün: Bir sıradan Asliye Hukuk mahkemesi, dönüyor ve 2017 Anayasa Referandumunda mühürsüz oyların sayılması yoluyla seçmen iradesinin sakatlandığına karar veriyor ve o referandumu bütün sonuçlarıyla iptal ediyor. O karar istinafta ve Yargıtay’da da onaylanıyor ve Türkiye referandum öncesine dönüyor, Binali Yıldırım Başbakan oluyor…

“Olmaz öyle şey” diyeceksiniz, olmaz elbette. Ama olmayacak olmasının sebebi hukuk değil “güçlüler hukuku” veya “gücün hukuku.”

Az önce anlattığım hayali senaryonun gerçeği CHP’nin başına geldiğinde karar çatır çatır uygulanıyor.

O da yanlış, diğeri de.

Ama maalesef YSK, kendi eliyle belki Türk demokrasisinin son kalmış tutamağı olan seçim güvencesini ortadan kaldırmanın yolunu açtı, yapılan hukuk dışı uygulamaya direnmek yerine “dertsiz başım” demeyi tercih etti.

Dün de yazdım, bütün bu yaşanan fenalıklara rağmen kimsenin gücü Türkiye’yi 1946 şartlarına geri döndüremez, tek parti devrini veya kukla muhalefetler devrini getiremez.

Bu ülkede Atatürk’ün muhalefeti vardı, Tayyip Erdoğan’ın muhalefeti elbette olacak.

Ne yaparsanız yapın zamanı geri döndüremezsiniz.

Özgür Özel ve CHP bence doğrusunu yapıyor

Özgür Özel ve CHP bence doğrusunu yapıyor

Bir zamanlar belki bir Kemal Kılıçdaroğlu CHP’sinden söz edilebilirdi ama bugün böyle bir şey söz konusu değil. Sanırım Kemal Kılıçdaroğlu başına geçmeye hazırlandığı partisinin son iki gündür kendisine verdiği tepkiyi görüyor.

Yarın CHP Genel Merkezine gittiğinde, eskiden içinde yaşadığı kendi evine gitmeyecek, tamamen yabancı ve hatta kendisine düşman bir evden içeri girecek. Beraberinde getireceği Parti Meclisi kendisine ne kadar yardımcı olacak, CHP’yi CHP’lilere rağmen ne kadar yönetebilecek hep birlikte göreceğiz.

Özgür Özel ve arkadaşları direnme, kavga etme yolunu seçebilirdi ama cuma akşamı yapılan konuşmalardan anlıyoruz ki bu yola sapmayacak, Kemal Kılıçdaroğlu’nun partiye ancak polis marifetiyle girmesine neden olmayacaklar.

Bence doğrusunu yapıyorlar. Çünkü iktidarın çabası aslında CHP’yi ele geçirmek değil, CHP’deki iç kavgayı büyütmek, daha da görülür hale getirmek.

Özgür Özel ve arkadaşları Kılıçdaroğlu’nu “En uygun zamanda” değil, “En kısa zamanda” kurultaya gitmesi için sıkıştıracak.

Parti ne kadar çabuk normale geri dönerse o kadar iyi. Çünkü Türkiye’nin kaderi, CHP’nin kaderinden daha önemli.