28-05-2026
İsmet Berkan

Tıp adı verilen bilimin bildikleri ile bilmedikleri ve bilmediğini bile bilmedikleri…

Tıp adı verilen bilimin bildikleri ile bilmedikleri ve bilmediğini bile bilmedikleri…

Doktor Neil D. Theise bir patalog. New York’taki Icahn Tıp Fakültesine bağlı Mount Sinai Hastanesinde görevli.

Bütün pataloglar gibi işi aslında kim bilir ne zaman önce bir hastadan alınmış olan hücre örneklerini önce çok ince kesitler halinde kesmek, sonra da o kesitlere güçlü mikroskoplarla bakıp söz konusu hücrede anormallik olup olmadığını, en önemlisi kanser olup olmadığını saptamak.

Tam da bu yüzden, çoğu zaman işi ölü hücrelerle. Çünkü hücre, çoğunlukla kanserli olup olmadığı anlaşılsın diye hastadan alınıyor ama bazen patolog ona ancak günler sonra bakabiliyor.

Fakat 2012 yılında, hastanelerine gelen yeni bir tıbbi teşhis mikroskopu (confocal laser endomicroskop – pCLE) sayesinde, cildin dış sınırının 60-70 nanometre derinliğindeki dokuyu canlıyken, doğrudan endoskopi sırasında gözleme imkanı buldu.

Bu doku, gerek cerrahlar ve gerekse pataloglar tarafından cilt ile organ veya kas arasında kalan ve o güne kadar bakmaya değer görülmeyen bir dokuydu. Tıbbın önceliği organ veya kastaki hasardı, aradaki doku, cerrahın keserken aşması gereken bir engelden başka bir şey değildi.

Dr. Neil D. Theise, New York’ta Mount Sinai Hastanesinde patolog olarak çalışıyor.

Doktor Neil D. Theise, bu o güne kadar gereksiz bir fazlalık gibi gözüken dokuya bakarken bir şey fark etti. Bu doku sıvı doluydu ve buradaki hücreler gayet aktifti.

Sonraki iki yıl boyunca çeşitli disiplinlerden 10 doktor arkadaşıyla birlikte bu dokuyu incelediklerinde dehşet içinde bir şeyi fark ettiler: Çok iyi tanıdıklarını düşündükleri insan bedeninde o güne kadar varlığını bile bilmedikleri bir üçüncü dolaşım sistemi daha vardı.

***

Tıp bilimi, konusu insan olduğu için çoğunlukla deneme-yanılma yoluyla gelişen, bilgisini ve tedavilerini bu denemelere, denemeler sonrası yanılmalara, yanılmalar sonrası düzeltmelere bakarak biriktiren bir bilim.

Bundan 400 yıl önce, 1622’de ölü köpek bedenlerine otopsi uygulayan İtalyan doktor Gaspare Aselli, bütün vücut boyunca dolaşan ve vücut sıvılarını ileten bir dolaşım sistemini keşfetmişti. Bu sistemin adı lenfatik sistem. Lenfatik sistem, hücrelerimizdeki ve dokularımızdaki atık sıvıları toplayan sistemin adı. Bir anlamda vücudun pis sularını toplama sistemi.

Vücut boyunca yayılan lenfatik sistem, bir anlamda vücudun kirli su boşaltma sistemi.

Gaspare Aselli’den altı yıl sonra, 1628’de bu kez bir İngiliz doktor, William Harvey, bütün bedenimiz boyunca dolaşan kan dolaşımı sistemini keşfetti. Toplar damarların topladığı kirli (karbondioksit dolu) kan akciğerlerimize geliyor, burada karbondioksitten arınıp yeniden oksijenleniyor ve kalp tarafından pompalanarak yeniden hücrelere geri gönderiliyordu. Zaman içinde kanın sadece oksijeni taşımadığı, hücrelerin besinlerini de taşıdığı anlaşıldı.

Kan dolaşımını bundan 400 yıl önce keşfettik.

Ve biz düne kadar bedenimiz boyunca sıvıları ileten iki tane dolaşım sistemimiz olduğunu düşünüyorduk.

Dr. Neil D. Theise ve arkadaşları 2018 yılında Nature dergisinde makalelerini yayınladığında bütün tıp dünyası adına “Interstitium” adı verilen üçüncü bir dolaşım sisteminden daha haberdar oldu.

2021 yılında yapılan bir araştırma, vücuduna dövme yaptıran bazı kişilerde bu dövmenin mürekkebinin vücudun başka bölgelerine de taşındığını ortaya koyunca, “Interstitium”un bir spekülasyon değil gerçekten bütün beden boyunca yayılmış bir dolaşım sistemi olduğu kesinleşti.

***

Tıp tarihi böyle gecikmiş keşiflerle dolu. En son çarpıcı örnek ‘Interstitium’ belki ama ondan hemen önce tıp bağırsaklarımızda yaşayan bakterilerin önemini yine tesadüfen keşfetmişti.

Hatırlayın, Amerika’nın sağlık araştırmalarına büyük para ayıran kurumu Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) bundan 20 yıl kadar önce, elinde kalan harcayamadığı bir bütçeyi “mikrobiyom” araştırmalarına tahsis etmiş, bu basit tahsisin sonunda da cildimizde ve bağırsaklarımızda yaşayan bakterilerin insan sağlığı için ne kadar kritik önem taşıdıkları ortaya çıkmaya başlamıştı.

Bugün bu alanda yeni bakteriler tanımlandıkça yapılan sağlık keşiflerinin sayısı da artmaya devam ediyor. O bakterilerin ruh sağlığımız dahil her konuda önemi ortaya çıktıkça çıkıyor.

***

Yıllar önce İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin (Çapa) o zamanki yönetimi benden tıp felsefesi ile ilgili hazırladıkları bir kitaba makale yazmamı istediğinde ilk tepkim itiraz etmek oldu, ben kimdim ki tıp felsefesi hakkında kalem oynatayım.

Sonra ısrar kıyamet yazımı yazdım gönderdim, beğenmiş olmalılar ki kitaba benim yazımı da aldılar. (‘Hekimin Filozof Hali’ Minotor Kitap)

Bugün yeni baskısı piyasada olan kitaba yazdığım yazı, tıp biliminin bildikleri, bilmedikleri ve bilmediğini bile bilmedikleri hakkındaydı.

Türkiye’de de, dünyada da pek çok doktor, doktor olmanın ne kadarının “bilim” ne kadarının “zanaat”, hatta “sanat” olduğunu tartışırlar. Özellikle teşhis koymak, bir yanıyla zanaat bir yanıyla da gerçek sanattır.

Bazı doktorlar, hastası daha odaya girip oturmak üzere yürürken o hastaya teşhiş koymuş olurlar.

Ama işte ben burada anlatmaya çalışıyorum: Bir derdim var ve o derdime teşhis konması 4 yıla yakın zaman sürdü. Bir teşhis konduğunda da sorunum bitmedi, çünkü ortada bir tedavi yok.

Kendi teşhis sürecimde iki kez İngilizce’de ‘confirmation bias’ adı verilen durumun kurbanı oldum. Bir doktorum, “topuk dikeni” adı verilen durumla ilgili uzmanlık sahibiydi, benim rahatsızlığımı da bu duruma indirgedi. Diğeri ‘calf’i oluşturan üç kasın iç kısımda kalanındaki rahatsızlıklarla ilgiliydi, benim rahatsızlığımı da bu sandı.

İki doktorum da kötü niyeti değildi, beni geçiştirme amacını taşımıyordu ve eminim bugüne kadar binlerce hastaya sağlık dağıtmışlardı. Ama bende yanıldılar; çünkü kendi önyargılarının kurbanı oldular.

Biz bir doktorun karşısına çıktığımızda, o doktoru bir çeşit tanrı gibi görmeye eğilimliyiz. Ve bazı doktorlar da maalesef neyi bilmediklerini, daha da önemlisi neleri bilmediklerini bile bilmediklerini kabul etmekte her zaman çok açık fikirli değiller. 

“Ben buna teşhis koyamadım, bilmiyorum” demenin de faziletli bir davranış olduğunu bana öğreten doktorlarım da oldu, onu da söylemeliyim.

***

Neyse, konu biraz kaynadı sanki, ben kendi sorunumu anlatmaya devam edeyim.

Hatırlayın, derdim kasların etrafını saran ve “fasya” adı verilen dokunun sertleşmesi, elastikiyetini kaybetmesiydi ve ben bu elastikiyetin nasıl yeniden kazanılacağı konusunu araştırıyordum.

İşte o araştırmalar sırasında da The New York Times’da çıkan bir haber sayesinde insan vücudunda daha yeni keşfedilen üçüncü dolaşım sisteminin, ‘Interstitium’un varlığını öğrenmiştim.

Peki ama bu ‘Interstitium’ adlı dolaşım sistemiyle ‘fasya’ arasında ne ilişki vardı?

Bu ilişkiyi anlamak için ‘Interstitium’un ne olduğuna ve nasıl işlediğine yakından bakmak lazım.

Ama bugün yazı çok uzadı, gelin yarın devam edelim konuya.

Türkiye’nin nasıl yönetildiğine dair çarpıcı bir örnek: Bilgi Üniversitesi olayı

Türkiye’nin nasıl yönetildiğine dair çarpıcı bir örnek: Bilgi Üniversitesi olayı

22 Mayıs sabahı güne sadece bir mahkemenin CHP’ye genel başkan ataması yaptığı haberiyle başlamadık. Bir başka haber, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iki satırlık bir yazıyla Bilgi Üniversitesi’ni kapatmış olmasıydı.

Bilgi, eski müthiş günlerinde olmasa da, hala önemli bir bilim kurumuydu, içinde halen 20 binden fazla öğrenci eğitim görüyordu, 70 binden fazla mezunu vardı ve açıkçası hiç de kolay kurulmamıştı.

Bir bilim kurumunun bu kadar kolay, iki satırlık bir yazıyla kapatılmış olması çok sarsıcıydı elbette.

Ama bundan da sarsıcısı üç gün sonra yaşandı: Cumhurbaşkanı Bilgi’yi kapatan kararını iptal etti.

Bu mesele, Bilgi Üniversitesi meselesi olmanın çok ötesinde anlam taşıyor. Anlatmaya çalışayım:

Bizim eski yönetim sistemimizde idarenin merkezi başbakan ve başbakanlıktı. O kadar ki, başbakanlığa bağlı gözüken ve yönetilmesi gereken maden suyu şişeleme tesisi bile vardı.

Devlette yönetimle ilgili bütün işler imzayla yapıldığı için de başbakanlar göreve geldiklerinde ilk iş olarak bir dizi genelge yayınlar, en temel ve önemli imza yetkilerinin bir kısmını ‘Devlet Bakanı’ adı verilen bakanlara devrederlerdi.

Ama iş bakanlara imza yetkisi devretmekle bitmezdi. Başbakan bir sürü imza yetkisini de müsteşarına ve hatta müsteşar yardımcılarına dağıtırdı.

Oysa Cumhurbaşkanlığı sisteminde böyle bir yetki devri imkanı yok. Tek yetkili ve tek geçerli imza Cumhurbaşkanı’nın imzası.

Köklü eğitim kurumu Bilgi Üniversitesi 3 satır bile olmayan bir kararla kapatılmıştı.

Zaten o yüzden Resmi Gazete’yi açtığınızda görüyorsunuz, herhangi bir vilayetteki İl Sağlık Müdürlüğüne uzman yardımcısı atanması kararı bile Cumhurbaşkanı imzasıyla yayınlanıyor. Korkunç bir iş yükü var Cumhurbaşkanının, her gün binlerce imza atmak zorunda.

Peki ama günde binlerce imza atıp bu imzaların sorumluluğunu üstlenen Cumhurbaşkanı acaba attığı imzalarla ilgili ne kadar bilgilendiriliyor? Atılan her imzanın yerinde ve gerekli olduğuna dair kararlar nasıl veriliyor? Bilgi Üniversitesini kapatma gibi kritik önemde, onbinlerce insanın gündelik hayatını etkileyen türden kararların karar alma süreçleri acaba nasıl oluyor, içeride o imza atılana kadar ne gibi tartışmalar yapılıyor, hangi uzman kuruluşlar bu konuda hangi önerileri getiriyor?

Aynı üniversite, yine gerekçe gösterilmeden ama bu kez 4 satır uzunluğunda olan bir başka Cumhurbaşkanı kararıyla yeniden açıldı.

Bu süreçlerin hiçbiri şeffaf değil. Gerçekte bir süreç yaşanıp yaşanmadığı, bir iç tartışma olup olmadığı, uzman bürokrasinin hangi önerilerle ve karşı önerilerle gelip gelmediği bile belli değil.

Bir üniversiteyi kapatmak öyle basit bir karar değil. Türkiye bir sürü yeni üniversite açtı ve bunları geliştirmek, her birini gerçekten ‘üniversite’ yapabilmek için yıllardır büyük bir çabanın içinde. Bu çabalar bilinirken, durmuş oturmuş, ‘üniversite’ sıfatını çoktan kazanmış bir bilim kurumunun kapatılması doğru mu? Onu yaşatmanın başka yolları (mesela devletleştirmek) bulunamaz mı?

Bilgi Üniversitesini iki satırlık yazıyla kapatan süreçte bu konuşmaların hiçbirinin yapılmadığı, büyük ihtimalle yargı bürokrasisinden gelen kapatma teklifinin uzman kurum olan YÖK’e sorulmadan imzalanıp yürürlüğe girdiği kuşkusu çok büyük.

Üç gün sonra karar geri alınırken bu kez YÖK’ten gelen rapora atıfta bulunulması, Türkiye’nin nasıl yönetildiğini gözlerimizin önüne seriyor.

Bu örnek, hiçbir biçimde iyi yönetişim örneği değil ve Cumhurbaşkanının attığı bütün imzalar konusunda hepimizin içine büyük kuşkular düşürdü.