
Köylü demokrasisinden kentli demokrasisine geçiş sancıları
Türkiye, Batılı kapitalist ülkelerin 19. yüzyılda ve büyük bir hızla yaşadıkları sosyolojik deneyimi 20. yüzyıl, hatta 21. yüzyılın ilk on yılları boyunca çok yavaş biçimde yaşamış ülkenin adı.
Batı Avrupa’da sadece birkaç on yıla sığan ve beraberinde çok büyük düşünsel akımları, yeni bilim dallarını, muazzam bir edebiyatı, sosyal hareketleri, önemli siyasi çalkantıları getirmiş olan toplumsal dönüşümü hepimiz tarih kitaplarında, felsefe kitaplarında ve edebiyatta okuduk.
Bu dönüşüm kapitalizmin ortaya çıkışının ardından köyden kente yaşanan göçle yaşandı. Dediğim gibi Batı Avrupa 19. yüzyılda bir anda denebilecek kadar kısa bir zaman süresi içinde köylerin boşalmasına, kentlerde ‘işçi sınıfı’ adlı yeni bir sosyal sınıfın oluşmasına, bu göçün beraberinde getirdiği kültürel ve sosyolojik değişime tanık oldu.
Hatta sosyoloji adı verilen bilimsel disiplinin kendisi bu muazzam sosyolojik dönüşümün sonunda ortaya çıktı. Marx ve Engels meşhur ‘Komünist Manifesto’larını tarihin ilk işçi ayaklanmasından, 1848 Devrimi’nden cesaret alarak yazdılar.
Batıda yaşananları anlatıp çok lafı uzatmayayım, Türkiye’ye geleyim.
Osmanlı, en genel izahıyla kapitalizmi gerçekleştiremediği, bunu da beceriksizlikten ötürü değil zamanın akışına direnip feodalizmi sürdürmeye çalıştığı için battı. (Benzer bir batış sebebi Çin İmparatorluğu için de geçerliydi ama mesela Japonya ‘Meiji Restorasyonları’ ile feodalizmi 10-15 yıl gibi kısa sürede tasfiye edip kapitalizme hızla geçti.)
Cumhuriyet 1923’te kurulduğunda kapitalist gelişmeyi sağlama arzusu çok belirgindi ama bunun için gereken kapital ve girişimci sınıfı çok eksikti. Üstüne 1929 küresel bunalımı da gelince devlet kapitalizmi tercih edildi.
Rahmetli sosyoloji ve antropoloji hocam Prof. Dr. Mübeccel Kıray, meşhur Ereğli araştırmasıyla bu kapitalizme geçişin sosyolojik sonuçlarını Türkiye’de araştıran ender isimlerden biriydi. Onun görüşü Türkiye’nin bir devlet politikası olarak köylüyü köyünde tutmaya çalıştığıydı. Uzun yıllar boyunca Türkiye milli gelirinin yüzde 8’den fazlasını bu uğurda harcadı, verilen tarım teşvikleri, yapılan destekleme alımları, köylüye aktarılan para hep köylüler şehre göç etmesin diye verildi.
Geçen gün bir arkadaşımın tavsiyesiyle bir web sitesinin varlığından haberdar oldum. ProgresifTR (Aslında ‘İlerici’ diye çevirmek lazım ama ben ‘Gelişmeci’ diyeyim) adlı bu web sitesi, Türkiye’nin bir kısım yeni nesil sosyal bilimcisinin popüler kanalı gibi.
Bu sitede yayınlanan videolardan birinde Bilkent Üniversitesinden Doç. Dr. İlker Aytürk ile Sabancı Üniversitesi’nden Dr. Berk Esen’in bir sohbetine denk geldim ve kafamı kaldıramadan izledim.
Esasen ben siyasi tartışma amaçlı videoları vs hiç seyretmiyorum ama bu sohbet belki biraz da benim görüşlerimi benden daha iyi anlattığı için ilgimi çekti.
Videonun tamamını da koydum buraya, sohbet sırasında Dr. Berk Esen’in söylediği bir şey çok dikkatimi çekti.
Ama izninizle önce biraz arka plan bilgisi vereyim, az önce başladığım bu ‘Köylüyü köyünde tutma’ meselesini bugüne getirip tamamlayayım.
Türkiye’nin devlet kapitalizmi yaratma denemesi bazı açılardan başarılı oldu elbette ama bu ayrıca incelenmesi gereken bir konu: Acaba orta vadede bu denemenin verdiği zarar daha mı büyük oldu? Bu denemeye bir zorunluluktan (kapital ve kapitalist girişimci eksikliğinden) girildi ama denemenin kendisi kapital oluşmasını da, ortaya gerçek girişimciler çıkmasını da geciktirdi, tam tersine yolsuzluk ve devlet üzerinden geçinmeyi, devlete ve siyasete göbeğinden bağlı bir sermaye sınıfının ortaya çıkmasını da hızlandırdı. Tarımda verimliliğin artmasını geciktirdi.
Devletin köylüyü köyünde tutma politikası da esasen işlemedi; 1950’lerden itibaren köylü nüfus kentlere akmaya başladı ama yavaş yavaş.
Türkiye köyden kente göçü de yanlış anladı ve bunu başa çıkılması gereken bir sorun olarak gördü. Çarpık ve kontrolsüz kentleşme gerçekten de sorundu. Bu göç yönetilen bir göç değil de daha çok kaçak göçek yapılan bir şey olduğu için nüfusun İstanbul’a yığılmasının ve gecekondulaşmanın önüne geçilemedi.
Ama esas önemlisi, büyük ölçüde devlet kapitalizmine dayanan ekonomi köylüyü köyünde tutma politikalarını sürdüremedi. 24 Ocak 1980’de Süleyman Demirel hükümetinin ilan ettiği, Turgut Özal tarafından hazırlanan meşhur ekonomik dönüşüm kararları aslında bu teslim oluşun itirafı oldu. Devlet kapitalizmi artık işlemiyordu, gerçek kapitalizme geçilecek, yeni nesil girişimcilerin ortaya çıkması teşvik edilecekti.
Nitekim 1980’lerin ortasında Türkiye’de tarihte ilk kez kırsal alanda yaşayan nüfusla kentlerde yaşayan nüfus eşitlendi. Köyden kente göç hızlanmıştı.
Bu göç bugün büyük ölçüde tamamlanmış durumda. Artık nüfusun yüzde 10’undan daha azı köylerde yaşıyor, tarımla uğraşıyor, yüzde 90’dan fazlası ise kentlerde yaşıyor. (Çarpıcı bir durum: Nüfustaki bu ciddi eksilmeye rağmen Türkiye’nin tarımsal üretimi düşmedi, aksine arttı. Tarım dış ticaret fazlası verdiğimiz yegane ana sektör olmaya devam ediyor. Tarımsal üretimde verimliliğin artması ve bu arada gıda sanayisi sayesinde katma değerin çoğalması bu ana sektörün Türk ekonomisine katkısını daha da büyütecek.)
Bu önemli ekonomik ve sosyolojik değişim tabii laboratuvarda yaşanmıyor. Bir yandan da Türkiye’de 1950’lerden beri birçok partili siyaset ve demokrasi yürütmeye çalışıyoruz.
İlk kez 1946 seçiminde ortaya çıkan Demokrat Parti, zaten onu ortaya çıkaran Dörtlü Takrir’den de biliyoruz, tarımın, büyük toprak sahiplerinin toprak reformu girişimlerine direnişinin partisiydi.
Türkiye’de DP, ardından gelen onun devamı Adalet Partisi, onun devamı niteliğindeki ANAP ve DYP ile şimdi de Adalet ve Kalkınma Partisi esasen o kırsal alanda yaşayanların ve kentlere daha yeni göçmüş olan birinci nesillerin partileriydi.
ABD’deki Cornell Üniversitesinden doktoralı, Sabancı Üniversitesinden Dr. Berk Esen az önce atıfta bulunduğum sohbette Türkiye için ‘Köylü demokrasisi’ tabirini kullanıyor. Tam da az önce anlatmaya çalıştığım sebeple.
Ama Berk Esen’in ilginç bir gözlemi var. ‘Köylü demokrasisinin bu partileri (sırasıyla DP, AP, ANAP/DYP ve AKP) her seferinde biraz daha muhafazakar/dindar oldu’ diyor. Gerçekten de, AP mesela DP’den daha fazla dine vurgu yapardı, ANAP ise AP’den de fazla. Bugünün AKP’si ise dine en fazla referans veren parti.
Bu giderek dindarlaşma ve muhafazakarlaşmanın sebebi bu partilerin ‘köylü partisi’ olarak kalmaya, Türkiye’yi de ‘köylü demokrasisi’ olarak tutmaya olan hevesi. Ama bu tabii sürdürülebilir bir heves değil.
Tam da o partilerin kalkınmacı siyasetlerinin artık sonuç alıyor olması nedeniyle nüfus köylü olmaktan çıkıyor, dinin ve muhafazakar değerlerin gündelik hayattaki rolü ister istemez azalıyor ve bu partiler artık kültürel anlamda savunmaya geçmek zorunda kalıyor.
Tayyip Erdoğan ve iktidarının muhafazakar değerleri korumak için polisiye tedbirlere başvurmaya başladığı şiddetli bir kültür savaşı yaşamamız biraz da bundan.
Bugün TÜİK’e göre Türkiye’nin ‘ortanca yaşı’ 34,9. Bu şu demek: Türkiye’de yaşayanların yarısı 34,9 yaşın altında, diğer yarısı ise üzerinde.
Bu nesil, yani yaşı 35’in altında olanlar hayatları boyunca Ak Parti dışında bir iktidar görmedi. Onların yarısı henüz seçmen olma yaşında değil. Ama kalanı artık büyük ölçüde Ak Parti seçmeni olmayanlardan oluşuyor.
Ak Parti ve Tayyip Erdoğan sürekli yeni nesillere, gençlere ulaşabilmek için siyasi kampanyalar yapıyor ama bu alandaki başarısı sınırlı. Sebebi, aynı Tayyip Erdoğan ve Ak Parti’nin bir yandan da muhafazakarlığın ve dindarlığın dozunu arttırmaları.
CHP’nin, daha doğrusu Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel’in şahsında temsil edilen siyasetin yükselmesinin sebebi ise bu isimlerin kültür savaşlarında daha az rol alması ve daha fazla şehir değerlerine (ekonomik ve sosyal eşitlik, özgürlük, demokrasi, insan hakları, kimliklere saygı vs) ağırlık vermesi.
Türkiye bir anlamda köylü demokrasisinden çıkıp şehirli, normal ve sıradan bir demokrasiye geçmenin sancılarını yaşıyor.
Tayyip Erdoğan ve çevresi netice olarak bu geçişi durduramasalar bile yavaşlatmaya çalışıyor, bugün CHP’ye yaşatılanları böyle okumak da mümkün.
Ama bu çabalar nafile. Türkiye bu çalkantıların sonunda kendi yeni nesil, şehirli merkez sağ partisini de çıkaracak nasıl olsa. Ama şimdiden söyleyeyim: O parti Ak Parti’den daha dindar olmayacak, tersine söyleminde dine daha az yer veren bir parti olacak, Berk Esen’in anlattığı tarih kırılacak.

