
Ege Adaları’nın Libya uğruna kaybedildiğini kaç kişi hatırlar?
Kuzey Ege’de Edremit Körfezi kıyısında herhangi bir noktada durduğunuzda denizin ortasında, evleri tek tek seçilecek kadar yakın bir dev ada görürsünüz. burası bizim adlandırmamızla Midilli, Yunanistan’ın adlandırmasıyla Lesbos Adası.
Türkiye kıyılarından adaya bakan herkesin aklından aynı şey geçer: Bu ada nasıl olur da Türkiye’ye değil Yunanistan’a ait olabilir?
Sadece Midilli değil. Sisam, Kuşadası’ndan neredeyse yüzme mesafesinde.
Minik bir sandalla Marmaris’ten Simi’ye gidebilirsiniz.
Kaş ile Meis adası o kadar yakın ki Meisliler her sabah alışverişe Kaş’a gelir.
Bodrum limanından Kos adasındaki evleri tek tek seçebilirsiniz.

Çanakkale’deki Babakale’den taş atsanız Midilli’ye düşebilir.
***
Türkiye tarihinin acı dönemleriyle yüzleşmekten kaçındığı için çoğunlukla bu adaların nasıl olup da Yunanistan’a ait olduğu konusu son derece cahil bir dizi konuşmanın, hatta yazışmanın da konusudur.
Türkiye’de ezici çoğunluk bu adaların Lozan’da İsmet Paşa tarafından Yunanistan’a bırakıldığını düşünür.
Oysa bu adalar Yunanistan egemenliğine 1947’de geçti.
Bu adalarla ilgili cehalet onlara verilen ismi yanlış anlamakla başlar. “12 Adalar” deyimi, sanki 12 tane adanın tartışma konusu olduğunu düşündürür ve pek çok kişi de öyle bilir. Oysa bu adaların sayısı toplamda 46 tanedir. Üzerinde insan yaşayan bu 46 adaya ilaveten bir de insansız minik adacıklar ve taş parçaları da var.
Bu adalardan bazıları çok büyük. Örneğin Midilli, Sakız, Sisam, Rodos, Kos, Kalimnos, Leros gibi adalar üzerlerinde ciddi nüfus barındırıyor. Bazıları ise bir iki küçük köy veya birkaç yüz ailenin yaşadığı fakir ve minik adalar.

Sisam ile Anadoluyu birbirinden ayıran o ince boğaz o kadar dar ki, iki taraf arasında karşılıklı konuşmak bile mümkün.
***
Peki Anadolu’ya bu kadar yakın, uzansanız tutacakmışsınız gibi duran ve her türlü coğrafya kuralının ötesinde Ankara’dan değil Atina’dan yönetilen bu adalar nasıl oldu da Osmanlı tarafından kaybedildi?
Bu öykü, bir yanıyla traji komik, bir yanıyla çok üzücü.
Her şey, İtalya’nın geç kalmış modernleşmesi ve 20. yüzyıl başında diğer Avrupa ülkelerinin bir hayli gerisinden gelen sömürge edinme hevesiyle ilgili.
Herkes İtalya’yı tarihin neredeyse başından beri var sanıyor ama öyle değil. Modern İtalya, aslında ulusal birliğini 1861’de kurmuş bir ülke. O zamana kadar Kuzey ve Güney İtalya iki ayrı devlet ve birbiriyle dövüşüyor. Sicilya tamamen ayrı bir devlet.
Ulusal birliğini bu kadar geç sağlayan ve bu birlikten ortak İtalyan ulusu yaratmak isteyen ülkenin kalkınması, yani kapitalizme geçip sanayileşmesi de geç kalmış. Dolayısıyla sömürgecilikte ve emperyalizmde de geç kalmış.
Gözünü Afrika’nın henüz sömürgeleştirilmemiş yerlerine dikiyor. İlk gördüğü de hemen karşı kıyısındaki, bugün Libya olarak bildiğimiz topraklar oluyor.
Libya o zaman Osmanlı toprağı sayılıyor ama orada Osmanlı askeri yok gibi bir şey. İtalya 1911’in Eylül sonunda Osmanlı’ya “Siz niye Trablusgarp ve Bingazi’yi imar etmediniz, geri bıraktınız” diyen tuhaf ötesi bir nota verdi, Osmanlı buna “Biz geri bırakmadık, bizden önceki (Meşrutiyet öncesi) yönetim geri bıraktı” diyen daha da tuhaf bir cevap verdi ama o arada İtalya zaten savaş ilan etti.
Osmanlı’nın Trablusgarp’ı da, Bingazi’yi de savunacak hali yoktu; çünkü zaten bir kara bağlantısı yoktu. Denizde İtalyan üstünlüğü vardı, deniz yoluyla ikmal de mümkün değildi. Kaldı ki İmparatorluğun çok daha acil meseleleri vardı.
Ama bu durum bir grup genç askerin Libya’da savaşmaya gönüllü olmasına engel değildi. Önce daha sonra Enver Paşa ünvanını alacak olan Binbaşı Enver Bey, Nuri Bulca, Nuri Conker, Fethi Okyar gibi genç subaylar gitti. Ardından binbaşı Mustafa Kemal de Libya yoluna düştü.

Mustafa Kemal Libya’da Derne ve Tobruk’ta öyle bir savunma örgütledi ki İtalyanlar adım atamadı.
Bu isimler Libya’da modern İtalyan ordusuna karşı yerel birliklerden oluşan gerilla güçleri örgütlemeyi başardılar ve deyim yerindeyse İtalyan ordusuna kök söktürdüler.
Görece basit bu işgali gerçekleştiremeyen İtalya, bunun üzerine Osmanlı’ya başka yerlerde can acıtıcı hamleler yapmaya karar verdi. Örneğin gelip Çanakkale Boğazını bombaladı, Midilli dahil bazı Ege adalarını vurdu. Hatta gidip Beyrut limanını vurdu.
Libya’da kıyıdan iç kesimlere bir türlü giremeyen İtalyan ordusu Mayıs 1912’de Rodos’u işgale girişti, ardından bugün ’12 Adalar’ diye bildiğimiz adaların önemli bölümüne de asker çıkardı.
Osmanlı’nın Cezair-i Bahri Sefid adını verdiği bu deniz vilayetinin idari merkezi Rodos’tu. 389 yıldır Osmanlı idaresindeki bu adalar 12 Mayıs 1912 günü İtalya tarafından tamamen ele geçirildi.
O yılın yaz aylarında İtalya ile barış anlaşması görüşmeleri yapıldı ama son baharda 8 Ekim 1912’de Balkan Savaşı patlak verdi. Bunun üzerine Osmanlı 15 Ekim 1912’de İsviçre’nin Lozan kentinin bir dış mahallesi olan Ouchy’de bizim Uşi Anlaşması diye bildiğimiz anlaşmayla Libya’yı İtalya’ya verdi, karşılığında 12 Adalar’ı geri alacaktı.
Ama Balkan Savaşında bu adaları Yunanistan’a kaptıracağından korkan Osmanlı geri alma işini erteledi. Derken 1914’te Birinci Dünya Savaşı başladı ve Osmanlı ile İtalya birbirlerini düşman saflarda buldu. İtalya adaları geri vermedi, kendine kattı.

Rodos ve Simi adaları Marmaris’in doğal uzantısı gibi.
Bugün Türklerin gitmeyi en çok sevdiği Ege adalarının başında Bodrum’da Turgutreis’ten günde birkaç feribotun kalktığı Leros geliyor. Adanın iki büyük limanından biri Lakki adını taşır, çok güzel bir körfezin içindedir. Bu körfezin kıyısında, uzun yıllar Yunanistan için akıl hastanesi olarak hizmet vermiş bugün boş duran deniz kıyısındaki kocaman binayı zamanında İtalyan ordusu inşa etmiş ve ana karargahı yapmıştı.
İkinci Dünya Savaşının sonlarında Mussolini’nin asılması sonrası İtalya taraf değiştirince Alman orduları bu adaları birkaç günde işgal etti. Aynı körfezde İtalyanlar tarafından açılan yeraltı tünellerindeki savaş müzesini görmenizi öneririm.

Çeşme’den Sakız’a basit motorlarla 20 dakikada gidiliyor.
Savaş sonrası işgalden kurtarılan Yunanistan bu adaların tamamını almak istedi. Çünkü aradan geçen zamanda bu Adalarda (Rodos hariç) Müslüman Türk nüfus kalmamıştı, yaşayanların tamamı Rum’du. Türkiye’nin itirazlarına rağmen 1947’de Paris’te imzalanan bir anlaşmayla adalar Yunanistan’a geçti.
***
Geçen hafta söyledim, bu yazıları “Tarihte öyle olmasaydı ne olurdu” spekülatif sorusundan hareketle yazıyorum.
389 yıllık Osmanlı egemenliğinin bu denli basit bir sebeple elden çıkması, aslında inanılır gibi değil. Çünkü Kanuni Sultan Süleyman için Rodos adasını hasım bir güçten (Hospitalier Şövalyeleri) kurtarıp Ege’de ticaretin engellenmesinin önüne geçmek ne kadar önemliydiyse 1912 Türkiye’si için de Ege’de kıyılara bu kadar yakın bir hasım güce izin vermemek o kadar önemliydi aslında.

Meis, Antalya Kaş’a, Yunanistan’a olduğundan çok daha yakın, adalılar gündelik sebze meyve ihtiyaçlarını Kaş’a gelip satın alıyorlar.
Hatta açıkçası şu: Ege adaları, o gün için de, bugün de stratejik anlamda Libya’dan çok daha önemliydi.
Enver Paşa, Mustafa Kemal Paşa gibi askerler Libya savunmasında İtalyan ordusuna karşı bu denli başarılı olmasaydı, belki bugün o adalar da hala Türkiye Cumhuriyeti ait kalacaktı. Türkiye zor bela Çanakkale Boğazı’nın girişini kontrol eden iki adayı (Bozcaada ve Gökçeada) kurtarabildi, o kadar.

