19-06-2026
İsmet Berkan

Ahlak bir yere kaybolmaz, bir gün geri döner

Ahlak bir yere kaybolmaz, bir gün geri döner

Geçen hafta pazar günü epeydir görmediğim bir arkadaşımla mahallemizdeki kahvecide oturmuş sohbet ediyorduk.

Sohbet bir noktasında memleketin halini konuşmaya dönüştü. Özel hayatımda bu konulardan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyorum ama bazen kaçınamıyor insan. Arkadaşım çok kötümserdi. Ona göre Türkiye’de bütün kurumlar bitmiş, bütün denge-denetleme güvencelerimiz geri dönülemeyecek biçimde ortadan kalkmıştı.

Her şey ölçüsüzce ve hiç de adil olmayan biçimde belirli bir grubun üstünlüğü üzerine bina edilmeye başlanmış, en temel ahlaki kurallar bile ortadan kalkmış, tamamen keyfi bir yönetim başlamıştı arkadaşıma göre. Ona hak vermiyor değildim, tespitlerinin pek çoğuna katılıyordum ama kötümserliğe, “Yandık, öldük, bittik” anlayışına katılmıyordum. Bir noktada dayanamadım, “Sen merak etme” dedim, “Ahlak geri döner.”

Sonra da yan masada oturan ve bizim konuşmamızla hiç ilgilenmeden bilgisayarında doktora teziyle ilgili okumalar yapmakta olan 10Haber yazarı, psikiyatrist Alper Hasanoğlu’na döndüm; arkadaşıma onu şahit gösterip, “Ahlak geri döner, değil mi?” diye sordum.

Alper, insanlık tarihinin gelmiş geçmiş en büyük filozoflarından biri olan Immanuel Kant üzerine felsefe doktorası yapıyor bir süreden beri. Kant’ın felsefeye çok sayıda önemli katkısı var ama burada konumuz gereği onun seküler bir ahlak felsefesinin kurulmasına yaptığı katkı önemliydi; ben de Alper’in bana bu konuda şahit olmasını istiyordum.

İnsanlık, en genel anlamıyla iyi, güzel ve doğru hakkındaki anlayışımızla ilgili olan ahlaka topluluklar halinde yaşamaya başladığında ihtiyaç duydu. Bu doğal bir ihtiyaçtı; kimse insanlara ahlaklı olmalarını emretmedi, insanlar bir arada yaşayabilmek için ahlaklı olmak gerektiğini kendiliklerinden, kendi akıllarıyla fark etti.

Çoğu kişi için din ile ahlak birbirinden ayrılmaz şeylerdir ve ahlakın kökeni Tanrı inancı ile din kurallarıdır ama bu doğru değil. İnsanlar bir Tanrı inancına sahip olmadan önce de ahlak duygusuna sahipti.

Immanuel Kant bu yanlış inancı, yani “Din olmazsa ahlak olmaz” inancını kesin biçimde yıkan isim olması bakımından önemli; o yüzden burada ‘din dışı’ anlamında kullandığım seküler ahlakın kurucusu olarak görülür. Kant’a göre insanlar ahlaki kurallara başkaları onlara öyle söylediği için değil, kendi aklıyla o kuralların doğruluğunu kabul ettiği için uyarlar.

Ben de tam bu sebeple ahlakın bir gün mutlaka geri geleceğini söylüyorum zaten.

Şöyle düşünün: Sanık mahkemede kendini savunuyor; savcının kendisine karşı yaptığı suçlamalarla neden ve nasıl ilgisinin bulunmadığını, örneğin bir suçlama için “O sırada ben başka bir şehirde başka bir görevdeydim” diyerek gayet ikna edici bir biçimde anlatıyor. “Tutuklarken beni şunlarla ve şunlarla suçlayarak tutukladılar ama hakkımdaki iddianamede bu suçlamalar yer almadı” diyor.

Ama mahkeme o sanığı tahliye edeceğine hapiste tutuyor.

Neden? Yargıçlar yaptıklarının yanlış olduğunu, aslında o sanığı tahliye etmeleri gerektiğini, hatta beraat ettirmelerine ihtiyaç olduğunu biliyor ama öyle davranmıyor, ahlakın dışına çıkıyorlar. “Ahlak bir gün geri döner” derken kastettiğim durumlardan biri bu. Yargıçlara kendi müstakil akıllarını mahkeme salonunun dışında bıraktıran baskı ortamı sonsuza kadar süremez çünkü.

Bizden kendi aklımızı bir kenara bırakıp söylenenlere itaat etmemizi isteyen pek çok durum var, sadece mahkemelerden söz etmiyoruz. Ekonomiden eğitime, dış politikadan iç politikaya pek çok alanda iktidar bizden kendi aklımızla düşünmememizi, onun yerine tepeden söylenene itaat etmemizi istiyor; bunun için rıza yaratma mekanizmalarıyla, baktık rıza göstermedik hapse atma tehditleriyle, malımıza mülkümüze el koyma tehditleriyle itaatkâr bir tebaa olmamızı istiyor.

İnsanlık tarihi, koca koca milletlerin kendi akıllarını kullanmaktan vazgeçip düşünme ve akıl yürütme yetkisini tek bir kişiye veya dar bir topluluğa devrettiği dönemlerin acı hatıralarıyla dolu. Ama bütün bu dönemlerin sonu gelmiş, her seferinde insanlık yeniden kendi aklıyla düşünmeye başlamış, ahlak geri dönmüş.

Türkiye’de de böyle olacağından benim kendi adıma hiç kuşkum yok.

Arkadaşımla bu konuşmayı yaptığım gün, Fatih Altaylı da YouTube kanalında Prof. Dr. Ahmet Arslan ile yaptığı Teke Tek Bilim programını yayınladı. Pek çok kişi gibi ben de Ahmet Arslan’ın sahip olduğu bilgeliğin büyük hayranıyım. Bana inanmıyorsanız vaktinizi ayırın, Ahmet Arslan’ın söylediklerini dinleyin.

Ve gelecek için ümitli olmaktan vazgeçmeyin. Ahlak geri döner, hiç kuşku duymayın.

Netanyahu’nun En Zor Dört Ayı

Netanyahu’nun En Zor Dört Ayı

İsrail’de Başbakan Binyamin Netanyahu 27 Ekim’de seçime gidecek. Yani şunun şurasında sadece dört ay sonra.

Ve seçime dört ay kala, Amerika ile İran arasında varılan mutabakat zaptı ve bu mutabakat zaptını Amerika’ya imzalatan şartlar, Netanyahu için önümüzdeki dört ayı hayatının en zor dört ayı hâline getiriyor.

İktidara tutunmayı, o koltukta oturmayı o kadar önemli sayıyor ki Netanyahu; İsrail tarihinin gelmiş geçmiş en aşırı sağcı, en dindar koalisyonunu kurmaktan ve bu hükûmetin bir iki milletvekili olan koalisyon ortaklarının İsrail için bile marjinal sayılan isteklerine boyun eğmekten çekinmedi.

Sırf o koltukta durmaya devam edebilmek için ülkesinin dünyada yalnızlaşmasını, uçağına binip bir yerden bir yere gidememeyi veya gitmek için olmadık rotalar seçmek zorunda kalmayı göze aldı. Halkının refahını ve en önemlisi güvenliğini kalıcı biçimde tehlikeye atmak pahasına sarıldı o koltuğa.

Ve şimdi, sonsuz bir açık çeke sahip olduğunu sandığı Amerika tarafından yarı yolda bırakılmış hissediyor kendini. En sonunda bir Amerikan Başkan Yardımcısı’nı “Ülkenizi savunan silahların üçte ikisi Amerika’da üretiliyor, parasını da Amerikan vergi mükellefleri ödüyor” demek zorunda bıraktı. “9 milyonluk bir ülkesiniz, bütün güvenlik sorunlarınızı karşınızdakini öldürerek çözemezsiniz” cümlesini işitti İsrailli kulaklar.

Şimdi Netanyahu, önümüzdeki dört ayda şapkadan tavşan çıkarmaya çalışacak, seçim kazanmak isteyecek. Tek şansı, karşısındaki muhalefetin de aradan geçen bunca zamanda onun kadar sağa kaymış olması.