
“Olmayınca olmuyor” ve “Kader istemedi”
Futbolun adaleti yok. Bu sözü bir hafta içinde iki kez, neredeyse birbirinin aynısı iki maçta bir kez daha öğrendik. Bir maçı kazanmak mutlaka çok sayıda farklı faktöre bağlı; kaybetmek ise genellikle bir veya iki faktörle açıklanabiliyor.
Vincenzo Montella önce maç sonrasında TRT mikrofonuna konuştu, ardından da basın toplantısında onlarca gazetecinin sorularını yanıtladı. Evet, gazeteciler her seferinde soru sormanın farklı ve yaratıcı yollarını buldular ama sorulan soru aslında hep aynıydı: Kazanmak için başka ne yapılabilirdi?
Çünkü Montella daha en baştan çok basit bazı rakamlar söylemişti: İki maçta Milli Takım 65 şut atmıştı, çok sayıda gol pozisyonuna girmişti, topla oynama yüzdesi %70-80’ler seviyesindeydi ama Montella’nın deyimiyle 50 maçta bir olacak bir şey iki maç üst üste yaşanmıştı. Montella bir seferinde “Olmayınca olmuyor” dedi, bir başka seferinde ise “Kader istemedi.”
Maçın hemen ardından TRT, saha içinde Şenol Güneş’le konuştu. Şenol Güneş hem çok tecrübeli hem de çok akıllı bir insan tabii. Montella daha konuşmadan onun “şanssızlık”tan söz edeceğini tahmin ediyordu. “Futbolda şans diye bir faktör elbette var” dedi; bir topun önce üst direğe, sonra yan direğe çarpıp dışarı çıkması şanssızlıktı. Ama Şenol Güneş her şeyi şansa bırakmaya karşıydı: “Çok çalışırsınız, şans faktörünü en aza indirmeye çalışırsınız.”
Uzun yılların en büyük hüsranlarından birini yaşıyoruz. İkisi de bizden zayıf, ikisi de gol atmayı değil gol yememeyi önceliklendiren rakiplere yenildik ve Dünya Kupası maceramız sona erdi. Bu sonucu yaratan bir sürü faktör var.
Birinci ve en büyük faktör: Bana soracak olursanız, Milli Takım’ın daha turnuva başlamadan bu grubu “fazla rahat” bulması ve gruptan çıkmayı çantada keklik gibi görmesiydi. Sadece oyuncular ve teknik heyet değil, bütün bir millet olarak buna kendimizi inandırmıştık. 24 yıl sonra kupaya gidiyoruz, 24 yıl önce üçüncü olmuştuk; bu sefer daha da iyi olabilir, final bile oynayabilirdik. Rüyalar bir yere kadar… Futbolda hedeflere sahip olmak, iddialı olmak çok iyi ama o hedeflere boş inançlarla ulaşılmıyor. Kısacası bana göre bir numaralı olumsuz faktör, Milli Takım’ın Avustralya ve Paraguay maçlarına çıkarken yeterince aç olmamasıydı.
İkinci önemli faktör: Bu ilk noktayla da bağlantılı olan psikolojiydi. Rakip takımlar da bu psikolojiyi iyi gördüler. Türkiye’ye üstünlük hissettirdiler ve oyuncularımızın kendilerine güvenlerini tazelediler: Rakipler geri çekilip yaslanınca bizim oyunculara “Kazanacağız” güveni geldi. Oysa her seferinde tam da bu yüksek özgüven, yani “Nasıl olsa yeneriz” duygusu nedeniyle kaybettiler.
Üçüncü faktör: Kimse kusura bakmasın ama Kerem Aktürkoğlu faktörüydü. Kerem benim beğendiğim, çok yetenekli ve iyi bir oyuncu. Onu santrafor mevkiine koymak ve bunda ısrar etmek anlaşılır gibi bir şey değil. Kerem bir kanat oyuncusu ve başarılı olduğu alan da bu. Hatta tam olarak ileri kanatta değil, orta sahanın kanadında oynadığı maçlarda çok daha sonuç alıcı ve bitirici bir oyuncu. Vincenzo Montella onu tek forvet olarak ileri uca koyarak bence Kerem’e de kötülük yaptı. Madem takım 4-2-3-1 oynayacaktı, o ileri uçtaki isim Can Uzun veya Deniz Gül olmalıydı. Kerem Aktürkoğlu’na verilen yanlış mevki tercihi Milli Takım’a 45 dakika, bazen daha fazla zaman kaybettirdi.
Dördüncü önemli faktör: Özellikle Paraguay maçında daha belirgindi bu; kapanan rakibe karşı tempo yapamamaktı. Oyunu hızlandırmak ve rakibi faule zorlamak Türkiye’nin elindeki en önemli silah olabilirdi ama maçın son 20 dakikası dışında tempo yapılmadı. Oyunu hızlandırmak, oyunu biraz daha geriden kurup rakip alan savunmasının öne çıkmasını sağlamak ve arkada boş alanlar bırakmasına neden olmak (işte o zaman Kerem etkili olabilirdi) hiç denenmedi bile. Bakın turnuvadaki Almanya ve ABD takımlarına; aynı kapanan savunmaları hızlarıyla nasıl serseme çevirdiler ve üst üste kazandılar.
Beşinci faktör: Gerçekten de şanstı veya şanssızlıktı; özellikle de Paraguay maçında. Hani bir klişe vardır ya, “Top bugün bizi sevmedi” diye. Paraguay maçını 4-1 kazanmış olabilirdik ama top da bazen sizi sevmiyor işte.
Bütün bu saydığım faktörlerin ezici çoğunluğunun bir numaralı sorumlusu Montella. Benim televizyon başından gördüğümü 35 yıllık bu futbol adamının görmüyor olması imkânsız. Ama bu faktörleri değiştirmek için pek az şey yaptı.
Türkiye açıkçası Montella’ya çok şey borçlu. Onun döneminde Milli Takım geçmişten çok farklı oynuyor, rakiplerine karşı hep başı dik ve yenildiği maçlarda bile üstünlük kurabiliyor. Ama şanssızlığın Montella’yı hep kritik maçlarda gelip bulması da bir tesadüf olamaz. Bana soracak olursanız bu Dünya Kupası ülkemizde Montella’ya duyulan güveni tamamen sona erdirmediyse bile oldukça aşındırdı.
DÜNYA KUPASI 2026

