28-06-2026
İsmet Berkan

Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin Kritik Zamanlarının Arka Plana İtilmiş İsmi: Ali Fuat Cebesoy

Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin Kritik Zamanlarının Arka Plana İtilmiş İsmi: Ali Fuat Cebesoy

Haftalardır burada Cumhuriyet’in ilk dönemleri, hatta ondan kısa süre öncesine dair tarihle ilgili yazılar yazıyorum.

İtiraf edeyim; bu yazıları yazmamın arka planında, ProgresifTr adlı web sitesi için iki akademisyenin, İlker Aytürk ve Berk Esen’in YouTube’da da yayınlanan “Başka Bir Türkiye Mümkün Müydü?” başlıklı son derece kafa açıcı sohbetleri en önemli motivasyon kaynağım oldu. (Henüz iki bölümü yayında, birinci bölüm burada, ikinci bölüm ise burada.)  Tabii yazmaya uğraştığım “Çocuklar İçin Atatürk” biyografisi nedeniyle içim dışımın Atatürk dolu olması da bir başka itici faktördü.

Bizler maalesef Cumhuriyet tarihini, hele hele kuruluş dönemi tarihini iyi bilmiyoruz. İyi bilmemek de değil sorun, çoğunlukla yanlış biliyoruz. Bizim bildiğimiz tarih anlatısı, çoğu zaman ve durumda bize yaşananların ve gerçeğin sadece bir bölümünü aktarıyor.

Aktarılan bölüm daha Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren oluşturulan bir mitolojiye dayanıyor; bu mitolojiyle çelişir gibi görünen veya mitolojiyi hafif de olsa lekeleyeceği, gölgeleyeceği sanılan konular ya tamamen es geçiliyor ya da gayet bilinçli biçimde arka planda unutulmaya terk ediliyor.

Tarihe Objektif Bakabilme Olgunluğu

Bugün aradan 100 yıldan fazla zaman geçti ve biz Cumhuriyetimize, Mustafa Kemal Atatürk’ün oynadığı büyük role, onun kurucu karakterine, başarılarına çok daha objektif gözle bakabilecek olgunluğa sahip olmalıyız.

Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı da, Cumhuriyeti de, devrimleri de tek başına yapmadığını söylemek bence onu küçültmez, rolünü de azaltmaz. Benzer şekilde, aslında ilk olarak bizzat Atatürk tarafından “gerici”, “Cumhuriyet karşıtı” diye ilan edilen isimlerin Atatürk’ün Nutuk’ta bize anlattığı gibi insanlar olmadıklarını söylemek de Atatürk’ü küçültmez, onun tarihimizdeki önemini azaltmaz.

Kurtuluş Savaşı’nın ve Cumhuriyetin kurucuları arasında yer almalarına rağmen öyküleri bilinçli olarak arka planda bırakılmış isimler (Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Refet Bele vb.) içinde benim en çok ilgimi çeken insan Ali Fuat Cebesoy. Bu tamamen sübjektif bir seçim; Ali Fuat Paşa diğerlerinden daha önemli olduğu için değil, ilk bakışta benim daha fazla ilgimi çektiği ve çok kritik durumlarda çok kritik roller oynadığı için öyle.

Köklü Bir Aileden Harp Akademisine

Ali Fuat Paşa ile ilgili bilmemiz gereken ilk önemli şey, “Osmanlı soylusu” denebilecek üst düzey bir aileden geliyor olması. İstanbullu ve Kuzguncuk’ta bir yalıda büyümüş bir isim Ali Fuat Cebesoy.

Babası İsmail Fazıl Paşa unvanından anlaşılacağı gibi asker ve sonra da Osmanlı hükümetlerinde bakan; annesi Zekiye Hanım ise 93 Harbi’nde Osmanlı’nın Tuna Orduları Komutanı Müşir Mehmet Ali Paşa’nın kızı. Gerek anne tarafından gerek baba tarafından ailenin diğer mensuplarını saymaya kalksam burada yerim yetmez; ama Halikarnas Balıkçısı’ndan Nâzım Hikmet’e kadar uzandığını söyleyeyim.

Ali Fuat Cebesoy babasının görev yeri sebebiyle eğitim hayatına Erzincan’da başlıyor ama hemen ardından İstanbul’a, Moda’daki St. Joseph Fransız Lisesine geliyor. Ardından harp okulu ve harp akademisi yılları…

Sınıfsal Farklılıklara Rağmen Sıkı Bir Dostluk

Atatürk Selanikli, orta hatta orta-alt sınıf bir aileden geliyor. Bazıları Atatürk’ün bu sınıfsal kökeninin Cumhuriyet’in kuruluş döneminde önemli etkiler yarattığını söyler. Mustafa Kemal ve Ali Fuat harp okulunda tanışıyor ve çok yakın arkadaş oluyorlar. O kadar ki hafta sonları Mustafa Kemal arkadaşı Ali Fuat’ın ailesinin yalısında kalıyor.

Bu dostluk öylesine bir arkadaşlık değil; fikirleri, Osmanlı’ya ve dünyaya bakışları da birbirine benziyor. İkisi de beraber piştikleri savaşların sonunda Türklük fikrinin bu ülkeyi ayakta tutacağına, Arapların tutumunu gördükten sonra İslam’ın böyle bir yapıştırıcı etkisi olmayacağına kanaat getiriyor.

Kurtuluş Savaşı’nın Bel Kemiği: 20. Kolordu

1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığında Mustafa Kemal, Filistin’i ve Suriye’yi büyük bir bozgunla kaybetmiş olan Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına atandı. Bu ordu grubunun iki ordusundan biri olan ve artık kalıntı halindeki 7. Ordu’nun vekaleten komutanı, 20. Kolordu’nun Komutanı Tuğgeneral Ali Fuat Cebesoy’du.

Cebesoy ve Mustafa Kemal, daha mütarekenin ilk anından itibaren emirlerindeki orduların dağılmaması, silahlarını teslim etmemesi için uğraştılar. Cebesoy’un büyük ölçüde korumayı başardığı 20. Kolordu daha sonra yapılacak Kurtuluş Savaşı’nın bel kemiğini oluşturdu. Cebesoy kolordusunu İngilizlerin bütün engellemelerini aşarak Ankara’ya nakletti.

Şişli’deki Ev ve Gizli Toplantılar

1918 Kasım ayında Mustafa Kemal, İngilizlerin İskenderun’u işgaline izin vermek istememesi ama İstanbul’un izin vermesi üzerine Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığından istifa edip İstanbul’a geldi. Haydarpaşa’da trenden indiğinde gördüğü müttefik donanmasına bakıp “Geldikleri gibi giderler” dediğini hepimiz biliyoruz.

Önce Akaretler’de annesinin de yaşadığı evde, ardından Şişli’de tutulan daha büyük bir evde birkaç isim Kurtuluş Savaşı planlamasını yaptı. Mustafa Kemal’e bu toplantılarda eşlik eden ve fikirlerini verenlerden biri Ali Fuat Cebesoy’du. (Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Refet Bele, İsmet İnönü bu toplantıların müdavimiydi.)

Anadolu’ya geçilmesi kararı alındığında Ali Fuat Cebesoy çok kritik bir rol oynadı. İngilizler ve Damat Ferit Hükümeti, Mustafa Kemal’den şüpheleniyor, onu Samsun’a göndermek istemiyordu. Bir akşam Ali Fuat Cebesoy’un ailesinin Kuzguncuk’taki yalısında Ali Fuat’ın babası İsmail Fazıl Paşa ve eniştesi (o dönemki hükümetin Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey) ile bir araya gelindi. Mehmet Ali Bey’in olumlu raporu olmasa Atatürk Samsun’a çıkamayabilirdi.

Amasya Tamimi’nden Batı Cephesi Komutanlığına

Şişli’deki evin müdavimlerinden ve Kurtuluş Savaşı planlayıcılarından Kâzım Karabekir Erzurum’a, Ali Fuat Paşa ise Ankara’ya kolordu komutanlıklarına tayin edilmişti. Mustafa Kemal, Samsun’a çıktıktan sonra Milli Mücadele’nin bu beş öncüsü (Mustafa Kemal, Ali Fuat Paşa, Rauf Orbay, Refet Bele, Kâzım Karabekir) Amasya Tamimi adıyla bildiğimiz ve aslında Kurtuluş Savaşı’nı başlatan belgeyi yayınladılar.

Belge temelde Anadolu’nun her yerinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kurulmasını ve bu cemiyetlerden temsilcilerle Sivas’ta bir kongre yapılmasını hükmeder. Ama Sivas Kongresi’nin toplanması o kadar da kolay olmaz. Ali Fuat Paşa’nın gayretleri ve askeri otoritesi olmasa bu kongre toplanamayabilirdi; engelleri o durdurdu.

Kurtuluş Savaşı’nda Garp (Batı) Cephesi’nin ilk komutanı Ali Fuat Cebesoy’du, hatta bu cepheyi o oluşturdu. Detaylarını anlatmaya girsem burada yerim yetmez; Çerkes Ethem’in tasfiyesine giden süreçte ilk tasfiye edilen Ali Fuat Paşa oldu.

Moskova Büyükelçiliği Dönemi

Mustafa Kemal onu görevden almak amacıyla Ankara’ya çağırdı. Mustafa Kemal’in Nutuk’ta anlattığına göre o Ankara’da trenden Kuvayı Seyyareci, yani milis kılığında indi. Atatürk onu Moskova’ya Büyükelçi olarak yolladı, o da bu karara hiç direnmedi.

Kurtuluş Savaşı’nın en önemli cephesinin komutanlığından alınmasına, üstüne kendinden rütbece düşük İsmet Bey’in bu cepheye komutan atanmasıyla kendini hakarete uğramış saymasına rağmen Moskova’da gayet önemli işler yaptı. Sovyet yönetimiyle ilişkileri düzene soktu, Moskova Antlaşması’nın yapılmasını sağlayan kişi oldu.

Büyük Kopuş ve Siyasi Yol Ayrımı

1922 Haziranı’nda Moskova’dan Ankara’ya döndü. İki ay Çankaya Köşkü’nde Mustafa Kemal’le birlikte kaldı. O dönemde Rumeli ve Anadolu Müdafaa-i Hukuk Dernekleri’nin genel başkanı seçildi. Mustafa Kemal ona orduda yeni bir rol vermedi; bu arada Büyük Taarruz hazırlıkları yapılıyordu. 30 Ağustos’ta büyük zafer elde edildikten ve 9 Eylül’de İzmir’e girildikten sonra Başbakan Rauf Orbay’la birlikte İzmir’e gitti, orada Mustafa Kemal’le görüştü.

O görüşmede Rauf Orbay Atatürk’ten Refet ve Ali Fuat paşaların terfi ettirilmesini istedi; Mustafa Kemal ise bu iki yakın dost komutanın savaşa fiilen katılmamaları nedeniyle terfi ettirilmeyeceğini söyledi. Mustafa Kemal’in Şişli’deki evde Kurtuluş Savaşı’nı birlikte planladığı ve aslında hepsi kendini Atatürk’le eşit gören bu arkadaşlarına karşı mesafe koyması büyük kopuşun başlangıçlarından biriydi. Atatürk o günleri Nutuk’ta çok sert ifadelerle anlatır.

Mustafa Kemal’in zaman zaman yaptığı gönül alma hamleleri (Mudanya Mütarekesi sonrası gönül almak için Refet Bele’yi İstanbul’a temsilci olarak yolladı, Ali Fuat Paşa Meclis’te Başkanvekili seçildi, Rauf Orbay Başbakandı) kopuşu yavaşlattı ve zamana yaydı ama ortadan kaldırmadı.

Lozan Antlaşması’nın imzalanması sonrası bu kopuş hızlandı. Bu yüzden (tabii Mustafa Kemal’in Nutuk’u sayesinde) kopuşun Lozan’a ilişkin bakış açısı farklılıklarından doğduğu efsanesi yayıldı. Gerçek bu değildi; Lozan konusunda taraflar farklı düşünmüyordu. Kopuşun ana sebebi Atatürk’ün tek adamlığını kabullenip kabullenmemekle ilgiliydi.

Kopuş o kadar ileri gitti ki Cumhuriyet ilan edildiği gün Rauf Orbay da, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele de İstanbul’daydı. Hem Orbay hem Cebesoy anılarında gece uykularından top sesleriyle uyandıklarını, “Herhalde Cumhuriyet ilan edildi” diye düşünüp yeniden uykuya daldıklarını anlatırlar.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve İzmir Suikastı Davası

Cumhuriyetin ilanı sonrası kopuş daha da hızlanır. İki ay sonra Rauf Orbay, Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele, Atatürk’ün Halk Fırkası’ndan ayrılıp Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası‘nı kurarlar. Bunun üzerine Halk Fırkası da adına “Cumhuriyet” kelimesini ekler, bugünkü CHP olur.

“Terakkiperver” (İlerlemeci) Fırka pek uzun ömürlü olmaz. Şeyh Said İsyanı nedeniyle çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunuile bu parti kapatılır. Derken başlayan İzmir Suikastı davası nedeniyle, o sırada yurt dışında olan Rauf Orbay hariç Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele tutuklanır. İdamla yargılanırlar ve son dakikada Atatürk’ün ikna edilmesiyle idamdan kurtulurlar.

Kırgınlık Beslemeyen Bir Dost

Diğer üç isimden farklı olarak Ali Fuat Cebesoy nasıl Garp Cephesi Komutanlığından alındığında Mustafa Kemal’e bir kin ve kızgınlık beslemediyse idamla yargılandığında da kin beslemez. Aksine, ilerleyen yıllarda Atatürk’ün yakın arkadaşı olarak yeniden onun yanına gider, öldüğü güne kadar da yakın kalmaya devam eder. Hatta Atatürk ölüm döşeğindeyken onu bir kez daha çağırır ama o gittiğinde Atatürk artık komadadır, görüşemezler.

1927’de Nutuk’u okuyan Atatürk ile mesela 1933’te Ali Fuat Cebesoy’u CHP listesinden bağımsız milletvekili seçtiren Atatürk aynı insan değildir. (Muhalif bazı isimler CHP listesinden böyle bağımsız olarak Meclis’e giriyorlardı.) Atatürk o yıllarda Kâzım Karabekir’le, Refet Bele ile ve sonunda Rauf Orbay’la da barışmak ister. Rauf Orbay İzmir Suikastı davasında mahkûm edilmiştir, ona af çıkar; ama Atatürk bu isimlerle fiilen barışsa bile bir daha yan yana hiç gelmez. Oysa Ali Fuat Cebesoy her zaman yanındadır.

Son Yılları ve Alifuatpaşa Beldesi

Atatürk’ün ölümünden sonra İsmet Paşa, Cebesoy’un CHP’ye girmesini, hatta hükümetlerde bakanlıklar yapmasını sağlar ama o hep CHP’den daha liberal kalır. 1950’den sonra bu kez Demokrat Parti listesinden bağımsız olarak Meclis’e girer, 27 Mayıs’a kadar da bağımsız milletvekilliği yapar. 27 Mayıs darbesi onu diğer DP milletvekilleri gibi tutuklamaz.

Bugün Sakarya’nın Geyve ilçesinde bir mahalle ve bir tren istasyonunun adı Alifuatpaşa’dır. Bunun sebebi Ali Fuat Paşa’nın Kurtuluş Savaşı’nın daha başlangıç aşamasında kendi birliklerine, işgali genişletmek isteyen İngiliz askerlerine ateş açma emri vermesi ve burada İngiliz askerlerine silahla müdahalede bulunulmasıdır. Bu, Türk askeri ile İngiliz askeri arasındaki ilk ve tek çatışma; Kurtuluş Savaşı’nın da Türk ordusu eliyle düşman işgaline karşı ilk silahlı direnişiydi. İngilizler üstlerine ateş açılınca geri çekildi ve bir işgal önlendi.

Ali Fuat Paşa öyle vasiyet etmişti; 1968’deki ölümünden sonra o mahallede toprağa verildi ve hâlen orada yatıyor. Soyadı olan Cebesoy’u ise ona bizzat Atatürk vermişti.

Tarihi Karşılaştırmalı Okuyunca…

Tarihi Karşılaştırmalı Okuyunca…

Atatürk’ün 1927 yılında Cumhuriyet Halk Partisinin ikinci kurultayında altı günü aşkın süre kürsüde kalıp okuduğu Nutuk’u alıp ciddi biçimde baştan sona okumaya 35 yaşımda karar verdim.

Okurken, daha önce gördüğüm özet Nutuk metinlerinde olmayan pek çok şey arasında şu durum dikkatimi çekti: Atatürk bazı isimlere ağız dolusu denebilecek eleştirel sözler söylüyor, deyim yerindeyse onları yerin dibine batırıyor ve ihanetle suçluyordu.

Peki ama acaba bu isimler kendilerini daha sonra savunma gereği duymuşlar mıydı ve kendilerini savunurken ne demişlerdi?

Türkiye; ifade özgürlüğünün kısıtlı olduğu, Atatürk aleyhinde konuşmanın ise neredeyse imkânsız kabul edildiği bir ülke. O yüzden bu insanların kendilerini Atatürk’e karşı doğrudan savunması, savunurken de onu eleştirmesi imkânsıza yakın bir durumdu; bunu görmek lazım. (Unutmayın, bu isimlerin bazıları Atatürk dönemi boyunca sürekli polis takibi altındaydı ve her yaptıkları rapor ediliyordu.)

Sonradan fark ettim ki bazıları yine de kendilerini savunmaya çalışmış, hatırat yayımlamışlar ve doğrudan Atatürk’le polemiğe girmemeye özen göstererek sadece kendi perspektiflerini anlatmışlar.

İşte o zaman Nutuk’u bir de karşılaştırmalı okumaya karar verdim: Atatürk bir olayı nasıl anlatıyordu, aynı olayda adı geçen diğer aktörler ne diyordu?

Örneğin şöyle bir olay var: 17 Temmuz 1923 günü İsmet Paşa, Lozan’dan Başbakan Rauf Orbay’a bir telgraf çekiyor. Antlaşmanın imzaya hazır olduğunu, hükümetin son bir itirazı bulunup bulunmadığını ve 24 Temmuz’da yapılacak törende imzalamak için izin verip vermediklerini soruyor.

Rauf Orbay bu telgrafa cevap vermiyor. Bir gün, iki gün derken İsmet Paşa bu kez doğrudan Atatürk’e yazıyor ve antlaşmayı imzalama iznini ondan alıyor.

Bu olayı Atatürk Nutuk’ta ayrıntılarıyla (arada psikolojik tahlillere bile girerek) anlatıyor; ama aynı olay Rauf Orbay’ın hatıralarında hiç yok. Unuttu mu acaba? Onun sessizliğini ikrar olarak mı almalı, yoksa Atatürk’le kavgaya girmeme arayışı olarak mı?

Ali Fuat Cebesoy’un hatıralarında ise daha da ilginç bir detay var. Lozan 24 Temmuz’da imzalanıyor; 25 Temmuz sabahı Rauf Bey, Cebesoy’u arayıp sabah erkenden arabayla evinden alıyor ve birlikte Çankaya’ya çıkıyorlar. Atatürk onları sabahlığıyla karşılamak zorunda kalıyor, yani tamamen sürpriz bir ziyaret…

Burada Lozan’dan ötürü Rauf Orbay ve Cebesoy, Atatürk’ü (ve haliyle kendilerini de) kutluyor. Bir sevinç, bir sevinç… Ali Fuat Cebesoy hatıralarında bunu ayrıntısıyla yazmış.

Oysa Mustafa Kemal, bir gün önce Lozan’ın imzalandığını zaten biliyor, hatta imzaladı diye İsmet Paşa’ya kutlama telgrafı bile çekmişti. Buna karşılık Rauf Orbay günlerce bu telgrafı çekmeyecek, İsmet Paşa’yı ancak Atatürk’ün zoruyla günler sonra kutlayacaktı.

Hatta İsmet Paşa’nın Lozan’dan Ankara’ya döndüğü gün onu karşılamamak için Başbakanlıktan istifa edecek (Atatürk’ün deyimiyle zorla görevi bıraktırılacak) ve “seçmenleriyle görüşmek” bahanesiyle Ankara’dan ayrılacaktı.

Tarihi böyle karşılaştırmalı okumak gerçekten büyük bir ufuk açıyor ve süreci çok daha anlaşılır kılıyor.