30-06-2026
İsmet Berkan

Bu belgeseli kaçırmayın: Amerikan Deneyi

Bu belgeseli kaçırmayın: Amerikan Deneyi

Atatürk, daha yola çıktığında, yani 19 Mayıs 1919’da Samsun’a adım attıktan sadece 34 gün sonra, 22 Haziran 1919’da dört arkadaşıyla birlikte Amasya Tamimi adı verilen bildiriyi yayımladı.

Bildirinin tarihe geçen cümlesi şudur: “Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”

Çok kısa zaman içinde bu cümle “Hâkimiyet, kayıtsız şartsız milletindir”e dönüşecektir.

Biz bu cümleye bakıp geçiyoruz, birtakım siyasi partiler durumları gerektirdikçe bu cümleyi kendilerine siyasi slogan olarak kullanıyor falan ama bu cümlenin ilk edildiği gün ne anlama geldiğini hiç düşünmüyoruz.

Oysa bu cümle bizim sosyal-siyasi tarihimizde çok büyük bir ileri sıçramayı ifade eder.

Bir padişahın, bir ailenin egemen olup kendini bütün ülkenin, o ülkede yaşayan halkların sahibi gibi görmesinden o ülkenin sahibinin doğrudan o ülkenin halkları olmasına, çok büyük bir sıçrama…

Ve üstelik bu denli büyük bir ileri sıçrama neredeyse herkes tarafından hiç tereddütsüz benimsenmiştir.

Mustafa Kemal kendisiyle birlikte Amasya Tamimi’ne imza atan Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Refet Bele ve bildiriye uzaktan telgrafla onay veren Kâzım Karabekir; daha dünyanın pek çok yerinde, hatta Batı Avrupa’da bile yapılmamış olan bu sıçramayı bize yaptıran o insanlardır.

Bana soracak olursanız Cumhuriyetimiz işte o gün, orada kurulmaya başlandı.

***

İnsanlığın o zaman için küçük bir bölümü, Amasya Tamimi’nden 143 yıl önce, tam olarak 4 Temmuz 1776’da bu büyük sıçramayı ilk kez yapmıştı.

Amerika’daki 13 İngiliz kolonisi, 4 Temmuz 1776’da kabul ettiği ‘Bağımsızlık Bildirgesi’ ile insanlık açısından demokrasi çağını başlatan büyük adımı attı.

Bildirgenin kuşkusuz en ünlü cümlesi şudur: “Biz şu gerçeklerin açık olduğu görüşündeyiz: Bütün insanlar eşit yaratılmıştır, onları yaratan Tanrı kendilerine vazgeçilemez bazı haklar vermiştir, bu haklar arasında yaşama, özgürlük ve mutluluğu arama hakları yer alır.”

Ama aynı bildirgenin izleyen kritik cümlesi şudur: “Bu hakları güvence altına almak amacıyla, insanlar kendi aralarında yönetimler kurarlar; bu yönetimler gerçek güçlerini, yönetilenlerin onamasından alırlar; herhangi bir yönetim biçimi, bu hedeflere ulaşmada köstekleyici olmaya başladığında, bu yönetimi değiştirmek ya da düşürmek, yeni bir yönetim kurmak ve bu yeni yönetimin yetkilerini ve dayandığı temelleri, güvenlik ve mutluluklarını sağlayacağına en çok inandıkları bir biçimde düzenlemek ve kurmak, halkın hakkıdır.”

Dört gün sonra insanlık tarihi için bir dönüm noktası olan bu bildirgenin 250. yaş günü kutlanacak. Tabii en önce Amerikalılar kutlayacak ama halen demokrasi rejimi altında yaşayan geri kalan insanların ve bizim gibi demokrasiye yeniden ulaşmak isteyen toplumların da 4 Temmuz’da bu önemli günü hatırlamasında hiçbir sakınca yok.

Amerika bağımsızlığını İngilizlerle 6 yıl boyunca savaştıktan sonra elde etti. Arkasından birbiriyle uzlaşmaz gibi duran çıkarların uzlaştırıldığı ‘Anayasa Konvansiyonu’nu yaptı, kendine bir Anayasa yazdı. O yetmedi, Anayasa’da eksik bırakılan “Temel Hak ve Özgürlükler” bölümü yazıldı. Ve Amerikan demokrasisi böyle kuruldu. Belki hayret verici bir şey ama 250 yıldır da onca krizine, kendi iç çelişkilerine, atlattığı badirelere rağmen yaşamaya devam ediyor.

Netflix’te yayına giren bir belgesel var, meraklısı herkese tavsiye ederim: The American Experiment.

Belgeseli izlerken Amerikalıların 18. yüzyılın son çeyreğinde yaşadıklarıyla Türkiye’nin 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşadıkları arasındaki temel benzerlikler ve bu benzerliklerin, ne Türkler Amerikalıları tanır ne Amerikalılar Türkleri bilirken benzer sonuçlara yol açması açıkçası beni çok şaşırttı.

Uzun bağımsızlık savaşı, onun ne çeşit imkânsızlıklarla yapıldığı, onun komutanının (George Washington) dirayeti ve karakteriyle bizim Kurtuluş Savaşımız, onun komutanı (Mustafa Kemal Atatürk) ve bağımsızlığın silah zoruyla elde edilmesi arasındaki paralellikler çok çarpıcı.

George Washington’a da savaştan sonra “kral” olması teklif edildi, Mustafa Kemal’e de “Padişah ve Halife” olması önerildi. İkisi de ellerinin tersiyle itti bu teklifleri.

Bağımsızlık savaşını Amerika’da da Türkiye’de de parlamento yaptı. Yani bağımsızlığı isteyenler zaten doğrudan halkın temsilcileriydi.

Bağımsızlık kazanılır kazanılmaz yapılan ilk işin cumhuriyet ilan etmek ve anayasa yapmak olması, bu anayasanın halk egemenliğini sağlaması bir başka çarpıcı paralellik.

Tabii ayrıldığı noktalar da var: Amerikan ‘Kurucu Baba’ları, ülkelerinde bir daha kral egemenliği olmaması, tiranlık olmaması için yeminli gibiydi. O yüzden dünyada o güne kadar olmamış bir şeyi, kuvvetler ayrılığını anayasalarınıntemeli yaptılar. Türkiye’de ise öncelik demokrasi veya kuvvetler ayrılığı değil, hayatta kalmayı başaracak güçlü bir devlet yapısı kurmaktı. Biz, kuvvetler ayrılığını 1961’e kadar bekledik.

Ama Amerika da köleliğin kaldırılmasını neredeyse 100 yıl bekledi, bunu çok kanlı bir iç savaşın sonunda sağlayabildi. Kimse kusursuz değil.

Amerikan deneyinin arkasında bugün 250 yıl var ve bu deney bir kez daha tarihinin derin krizlerinden birini yaşıyor. Kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırmak, ülkeyi kral yetkileriyle, parlamentoya danışmadan ve mümkünse yargı kararlarının etrafından dolanarak yönetmek isteyen bir başkan var şimdi orada. Ama Amerika daha önce ne krizler yaşadı da ayakta kaldı, bunu da bir biçimde ortak akılla aşacak mutlaka.

Türkiye’deyse zaten kırılgan olan kuvvetler ayrılığı 2017 referandumuyla tamamen ortadan kalktı, iktidarı yargı da denetlemiyor. Bizim bu büyük demokrasi krizimizle Amerika’nın krizi de ilginç biçimde birbirine çok benziyor.

Ama Türkiye Cumhuriyeti de 103 yıllık tarihinde ne krizler atlattı; her seferinde baştan çizilmiş yolundan çıkmadı, halk egemenliğini daha sağlıklı ve daha demokratik kuracak yolları kendine açtı. Bunu yeniden başaracak Türkiye.

Netflix’teki belgeseli izleyin, insanlığa olan ümidinizi tazeleyin.

Paçozluk ve süflilik arasında ümidi Hannah Arendt’te bulmak…

Paçozluk ve süflilik arasında ümidi Hannah Arendt’te bulmak…

Deniz Göktaş, Türkiye’nin son 8-10 yılda küçük komedi kulüplerinden çıkardığı onlarca yeni nesil komedyenden biri. Şimdi birdenbire en meşhuru oldu ama onu ortaya çıkaran ortamı yaratan Tuz Biber, ülkemize yapılan en büyük katkılardan biri olarak mutlaka anılmalı.

Ben çok yakından izlemiyorum ama 22 yaşındaki oğlum bu yeni neslin tamamını çok iyi tanıyor, hangisinin daha komik olduğu konusunda çok daha net fikirlere sahip.

Bunca yıldır küçük küçük sahnelerde, 80-100 kişi önünde, bilemediniz bazı tiyatro salonlarında 400-500 kişi önünde yapılan ve kendi sesini artık daha iyi bulan bu yeni nesil komedi Deniz Göktaş’ın YouTube’u yıkan son videosuyla birden ulusal sahneye geldi.

Gelince de bizi giderek daha paçoz bir ülke, daha süfli bir millet yapmak isteyen tuhaf medya/adliye ikilisinin eline düştü.

Konser yasaklayan, konserinde dans etti diye insanları müstehcenlikten hapse atmaya kalkan, espri yaptı diye hakaret suçlamaları yönelten, komedyenleri hapse atan adliyemiz bir kez daha kendini gösterdi; Deniz Göktaş’a savcılık soruşturması açıldı bile.

Gülmek, eğlenmek, bunu yaparken komedyenlerin şaka yapmasına tahammül etmek…

Bunları unutmuş gibiyiz. Baksanıza avukatın biri Cüneyt Özdemir’e bile hemen bir komedyene dava açmasını önermiş. O da “Dur ya, ne yapıyorsun” demiş.

Savcı veya avukat fark etmiyor demek; bazılarının aklına ilk gelen şey bu: Karşıdakini hapse attırmak…

Demek Deniz Göktaş’ın biraz ötesine geçip sahneye çıkan diğer komedyenleri izleseler kim bilir neler olacak, memlekette taş üstünde taş kalmayacak…

Ülkemizdeki bu paçozluğu ve düşülen süfli halleri görüp tam karamsarlığa kapılacakken Alman kökenli Amerikalı filozof Hannah Arendt’in uzun bir konferansından kesilmiş minik kliplerden biri imdadıma yetişti…

Bakın Arendt otoriter, hatta totaliter rejimlerde bireyler için ne diyor:

Hannah Arendt’in bu kısa klipte bahsettiği taktik aynen Türkiye’de de geçerli aslında. Yönetim bizi yalnızlığa, tek başınalığa mahkûm etmeye çalışıyor. Ne kadar yalnız kalırsak bizi o kadar kolay kontrol edeceğini düşünüyor.

Ama Arendt’in de söylediği gibi, aslında savaşı insan doğasına karşı veriyor ve bu doğayı bir süreliğine geriletse bile ilanihaye yenemez. İnsan doğası sonunda kazanır.