01-07-2026
İsmet Berkan

Bu paranoya dalgasını anlayabilen, sırlarını çözen var mı?

Bu paranoya dalgasını anlayabilen, sırlarını çözen var mı?

Ertuğrul Özkök bir seferinde, “Lider dediğin paranoyak olur” demişti.

Böyle söyleme sebebi ona anlattığım bir sohbetti. Tayyip Erdoğan o zaman Başbakandı, bir gün haber geldi, benimle İstanbul’da görüşecekti.

Erdoğan o akşam Şişli’deki Cevahir Otel’de bir düğünde şahitlik yapacaktı, beni de otele çağırdılar ve bir küçük toplantı odasına aldılar. Az sonra düğünden ayrılan Erdoğan yanında danışmanları Akif Beki ve Yalçın Akdoğan’la geldi.

El sıkıştık, kısaca hal hatır soruldu, başlangıçtaki “small talk” sırasında Erdoğan geçenlerde kaybettiğimiz Hüsamettin Cindoruk’un o sıralar bir parti kurma çabası içinde olduğuna dair haberlerden söz etti.

Ben her zamanki çok bilmişliğimle “Çok ciddiye alınacak bir şey yok” dedim, o ise üsteledi: “Ama destekçileri çok kuvvetliymiş.”

Ben yeniden ciddiye almayınca o bu Cindoruk’un arkasındaki destekçiler konusunu bir daha söyledi. O zaman “Siz başbakansınız, benden fazla bilgiye sahipsiniz” dedim, sustum.

Erdoğan’ın ‘Cindoruk’un destekçisi’ diye kastettiği ismin patronum Aydın Doğan’ın hayattaki en yakın arkadaşı rahmetli Taylan Bilgel olduğunu akıl etmem biraz zamanımı aldı, yani jetonum geç düştü. Taylan Abinin bir parti kuracak, var edecek bir mali kaynağı yoktu ve Başbakan Erdoğan herhalde mali kaynağın da Taylan Abi’nin can dostu Aydın Beyden geldiğini düşünüyordu.

Ne Cindoruk o partiyi kurdu ne de herhangi bir mali kaynağı oldu. Ama Tayyip Erdoğan birkaç adım öteyi düşünüyordu ve kendi aklında bazı noktaları birleştirmişti.

İşte Özkök’ün “Lider dediğin paranoyak olur” cümlesi bundan kaynaklanıyordu.

***

Gerçekten de, sadece Türkiye’de değil dünyanın dört bir yanında siyasi liderlerin başka herkesten önce kendi siyasi rakiplerini saptamaya ve onların önlerini kesmeye çalıştığına dair çok sayıda öykü biliriz.

Demokratik rejimlerde de bu böyledir ama sanırım en yüksek paranoya otoriter rejimlerde ve diktatörlüklerde yaşanır.

Bunun sebebi de belli: Bu rejimler genellikle tehdidi dışarıda değil içeride, en yakında görür; çünkü bir diktatörü deviren şey çoğunlukla saray darbeleridir, dışarıdaki muhalefet değil.

Bu tür liderler açısından paranoya neredeyse doğal bir hayatta kalma refleksi. Sürekli tehdit algılamaya çalışan bir radarları var ve bu radar 24 saat çalışıyor.

Ama bir de radarın ötesi var. Bu otoriter liderlerin etrafı her zaman ona rakipler, düşmanlar hakkında bilgi taşıyan dedikoducularla dolu olur. Lidere etrafta onun altını oymak isteyen kişilerle ilgili öyle çok dedikodu akar, öyle çok insan hakkında laf gelir ki bir süre sonra lider kime güveneceğini şaşırır.

Bunu da bir sefer rahmetli Mesut Yılmaz çevresine anlatmıştı. Mesut Beye göre lidere o kadar çok kişi hakkında o kadar çok ve çelişkili bilgi aktarılınca ve lider güce yaklaşmak veya çıkar elde etmek için kılıktan kılığa nasıl girebildiğini bire bir gözlemledikçe insan türüne olan güvenini kaybederdi. O zaman da liderler genellikle en yakınlarına, ailelerine döner, sadece onlara güvenebileceklerini düşünmeye başlarlardı.

Ama aile de her zaman güvenilir olmayabilir. İşte Tayyip Erdoğan. 17-25 Aralık 2013’te bütün etrafının ihanetinden şüphelenen Erdoğan, damadı Berat Albayrak’ı aldı en yakınına yerleştirdi ve ondan sonra da uzun süre dünyanın geri kalanıyla hep Berat Albayrak’ın filtresiyle görüştü. Ama bir gün geldi, Berat Albayrak’ın bu inanılmaz rolü küt diye sona erdi.

Yönetimin ve karar alma mekanizmasının aşırı derecede merkezileştiği, hatta tek bir kişiye bağlı olduğu sistemlerde bu paranoya çok daha yaygın olabilir. Yani liderin kendisinin ötesinde, liderin yakın çevresinde yer alan önde gelen aktörler de sürekli konumlarını kaybetme korkusu yaşayarak kendi hayali veya gerçek olası rakiplerinin altını oymak için çalışmaya başlarlar.

Bu anlattıklarım insan doğası ve liderliğin, gücün doğasıyla ilgili şeyler ve evrensel geçerliğe sahip. Dünyanın her yerinde, tek adam olmanın o lidere ve onun yakın çevresine ödülleri olduğu gibi çok ciddi bedelleri de var anlayacağınız.

***

Geçen gün Tamar Tanrıyar isimli kadının sosyal medyada söylediklerinin neden ciddiye alındığını ve kıymet verildiğini anlamadığımı yazdım. Hala daha anlamamaya devam ediyorum.

Ama benim ne dediğimin bir önemi yok. Bakın aynı anda iki medya grubu, biri muhalefetin önde gelen gazetesi ve televizyonu Sözcü’yü bünyesinde barındıran grup, diğeri ise Sabah gazetesi ve AHaber gibi mutlak anlamda Tayyip Erdoğan taraftarı yayınları bünyesinde barındıran Turkuvaz.

Bu iki birbirinden taban tabana farklı siyasi görüşlerin, siyasi bağlantıların ve güç ilişkilerinin parçası olan grup, aynı anda aynı konuda kendilerini kamuoyu önünde savunma ihtiyacı içinde. Bu iki grubun paranoyası ortak.

Sözcü’ye göre “Amaç Sözcü Grubuna çökmek.” Aynen bu başlıkla yayınlanan haber mi yazı mı olduğu belli olmayan metne göre iktidarın en azından bir kanadı Sözcü gazetesine el koymanın alt yapısını oluşturuyor, böylece gazete ve TV kanalı bir “Yandaş iş insanı”na geçecek.

İşin tuhafı şu ki, neredeyse aynı endişeyi Turkuvaz Medya Grubu da yaşıyor. Onlarda da üç gündür bu konuda birbirine benzeyen köşe yazıları yayınlanıyor. Son örnek, Dilek Güngör’ün yazısı. Güngör “Her daim milli iradenin yanında duran, terör örgütlerine karşı en sert mücadeleyi veren Turkuvaz Medya Grubu’nu hedef almışlardı. Son olayda da bir sosyal medya fenomeninin videosu üzerinden grubumuza bilinçli ve programlı saldırı başlattılar” diyor. 

Güngör’ün saldırı dediği, Tamar Tanrıyar’ın “Siz nasıl olur da Sözcü’yü dağıtırsınız, bu Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’a karşı bir komplo girişimi” şeklindeki sözleri. İşin tuhafı aynı cümleden Sözcü gazetesi de kendisine karşı komplo girişimini sezmiş durumda.

Objektif olarak baktığınızda ortada incir çekirdeğini doldurmayacak saçma sapan bir iddia var. Üstelik bunları ortaya atan kişi de ciddiye alınacak biri değil.

Ama bu saçma sapan iddialar inanılmaz bir paranoyaya neden olmuş durumda.

Bazıları bu paranoya haline bakıp burada iktidar içi bir çatışma görüyor, bazıları Tamar Tanrıyar’a “içeriden” bilgi taşındığını öne sürüyor.

İki laf birden geliyor aklıma. 

Birincisi “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.” Bunca kavga ve yayın boşuna yapılıyor olamaz, mutlaka arkada bir şeyler dönüyor olmalı.

İkinci laf “Sizin paranoyak olmanız, takip edilmediğiniz anlamına gelmez.” Eh o da aynı kapıya çıkıyor: Belki de sahiden arka planda bilmediğimiz kavgalar dönüyor.

Bu şifreleri çözen varsa bana haber versin, ben içinden çıkamıyorum çünkü.

Amerika’nın halen ayakta kalan son erki ve Türkiye’de durum

Amerika’nın halen ayakta kalan son erki ve Türkiye’de durum

Bundan 250 yıl önce Amerika kurulurken yapılan temel siyaset/hukuk tartışması aynen bugün de yapılmaya devam ediyor. O tartışma, Amerika’da merkezi hükümetin güç ve yetkilerinin ne kadar fazla olacağı hakkında önemli bir tartışma.

Bugün tabii Amerika’da federal hükümetin gücü ve yetkileri bundan 250 yıl öncesiyle kıyaslanamayacak seviyede. Artık eyaletlerin herhangi bir konuda sahiden güce sahip olup olmadığı bile tartışmalı.

Ama yine de Trump başkanlığında federal hükümet, eyaletler üzerindeki yetkileri arttırma peşinde. Trump ayrıca, sert bir kuvvetler ayrılığı rejimine sahip olan Amerika’da yürütmenin gücünü de kendi lehine arttırmak istiyor. Böyle olduğu için de Amerika’da bir diktatörlük tartışması devam edip duruyor.

Trump, Avrupa ve Güney Amerika’da örneklerine çok rastladığımız, bir tanesini de ülkemizde yaşadığımız türden bir popülizm taktiği uyguluyor: Partisi ve partisin belirleyeceği adaylar üzerinde kendi ideolojisini ve kişisel tercihlerini öne çıkarıp hakimiyet kuruyor.

Partisi Kongre’de çoğunluk oldukça (ki şu an öyle) ABD’de kuvvetler ayrılığı sakatlanıyor. Nitekim Kongre Trump’ı pek az kez engelledi, Trump da ülkeyi sanki bir Kongre yokmuş gibi başkanlık kararnameleriyle yönetiyor. Kongre elinden alınan yetkilerine sahip çıkmak için hiçbir şey yapmadı. Oysa Amerikan Anayasası çok açık; uluslararası ticaretin, yani gümrük vergilerinin belirlenme yetkisi Kongre’ye ait, başkana değil. Benzer şekilde savaş ilan etme yetkisi de Kongre’de, Başkanda değil.

Amerika’da kuvvetler ayrılığının bu denli kolay, bu denli kısa sürede sakatlanabilmesi çok çarpıcı tabii ve şimdilik Trump’a direnen bir tek var: Yargı.

Amerikan Anayasa Mahkemesi dün bizzat Trump tarafından atanan üç yargıcın liberal eğilimli yargıçlara katılmasıyla 6-3 bir karar aldı ve Başkanın “doğumla kazanılan vatandaşlık” diye bilinen Anayasa maddesini kendi kendine yürürlükten kaldırmasına izin vermedi.

Bu karar çok önemli, çünkü Amerikan topraklarında doğan her bebeğin Amerikan vatandaşı olması kuralını ortadan kaldırmak, Amerika’daki beyaz üstünlükçü ırkçı grupların ve Başkan Trump’ın başlıca ideolojik hedefiydi. Mahkemede üç yargıcın Trump taraftarı karar vermiş olması inanılmaz çoğu insan için; çünkü Anayasa da, 150 yılı aşkın süredir devam eden uygulama da son derece açık aslında.

Türkiye’de de Anayasa Mahkemesi zaman zaman Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın hoşuna gitmeyen, onun o günlü ideolojik ajandasıyla uyuşmayan kararlar alıyor ama bizim otoriter rejimimiz bu sorunu Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamayarak aştı. Trump herhalde Cumhurbaşkanı erdoğan’ı bu sebeple kıskanıyordur.