03-07-2026
İsmet Berkan

Gülmek için yaratılmış gözlerde yaşlar niye?

Gülmek için yaratılmış gözlerde yaşlar niye?

Ludvik Jahn, üniversitede çok hoşlandığı inançlı bir komünist olan kız arkadaşı Marketa’ya yolladığı kartpostalın üstüne “İyimserlik insanlığın afyonudur” diye yazdı, “Sağlıklı ruh ise aptallık kokar.” Kartpostaldaki kısa mesajını “Yaşasın Troçki!” diye bitirdi.

Bu, bir flört girişimini başlatmak için küçük bir şakaydı; Ludvik’in tek amacı Marketa ile sevişebilmek, onunla büyük bir aşka yelken açmaktı.

Ama ne oldu: İnançlı komünist Marketa bu kartpostalı aldı, parti yetkililerine götürdü ve Ludvik için bir kabus başladı. Bütün hayatı kaydı.

Bu minik öykü, Milan Kundera’nın 1967’de yayımlanan ilk romanı Şaka’dan.

Kundera, Çekoslovakya halkının başından beri bilip en iyi şekilde uyguladığı totalitarizme karşı direniş yöntemini romanlarıyla dünyaya da anlatan insanlardan biri. Bana soracak olursanız dev bir romancı.

Gülmek, güldürmek, bunun için alay etmek, insanı insan yapan en temel özelliklerimizden biri.

Birbirimize, bazıları “eşek şakası” olsa da şakalar yaparız; gülmeye ve güldürmeye çalışız.

Bazıları bize, bizim normal ve sıradan sandığımız hayatımızı öyle bir anlatır ki kendimize gülmekten çatlarız.

İşte onlardan biri de Deniz Göktaş isimli genç adam.

Epey bir zamandan beri onu biliyorum; o zamanlar omuzlarından aşağıya sarkan uzun saçları vardı. Bu rockçı görünümüne rağmen gayet sıradan duruyor, zaman zaman monoton denebilecek bir ses tonuyla bizi bize anlatıyordu ve gözlemleri çok komikti.

Deniz Göktaş, perşembe sabahı bindiği uçaktan İstanbul Havalimanı’nda indi. Pasaport polisine giderken başına gelecekleri biliyordu; orada gözaltına alındı. Vatan Caddesi’ndeki Emniyet Müdürlüğü binasına götürüldü, ters kelepçeli hali medyaya servis edildi.

Polisimiz şakadan hiç anlamıyordu.

Bilmiyorum bu yazıyı hangi saatte okuyorsunuz ama cuma sabahı Çağlayan’a sevk edilmiş olacak; orada savcıya, eğer savcı öyle uygun görürse sonra da Sulh Ceza Hakimliğine çıkacak, ifade verecek.

Ona ne sorulacağı belli; aynen 1967 yılında hayalî bir Çek gencinin sevişmek istediği bir kıza yolladığı kartpostaldaki şakaların başına gelenler Deniz Göktaş’ın da başına gelecek.

“O şakayı neden yaptın? Bu sözlerin hakaret olduğunu bilmiyor musun?”

Bir fıkra anlatırsınız, belki kötü anlatırsınız, karşınızdaki anlamaz; siz de ona şakayı izah etmeye çalışırsınız.

Deniz Göktaş da bunu yapacak. Şakadan anlamayanlara şakayı anlatacak. Onlar anlayacak mı? Şüpheliyim.

Nasıl romanda Ludvik’i sorgulayan, sonra maden ocaklarına köle işçi gibi çalışmaya gönderen “yetkililer” o şakayı anlamadıysa polis, savcı ve hâkim de anlamayacak.

Sezen Aksu bir şarkısında “Benim ablam aşktan öldü” diyordu; biz ise ciddiyetten öleceğiz.

Bir başka komedyen; kendisinin, kız ve erkek arkadaşlarının “fuckbuddy”lerini anlatırken “Kanuni’nin de fuckbuddy’si vardı” dedi diye başına gelmedik kalmadı, özürler dilemek zorunda kaldı.

Dinle ilgili bir başka şaka yüzünden iki komedyen hapis yattı.

Şaka yahu…

Şakayı yapana, komedyene verebileceğiniz en büyük ceza ona gülmemektir; onu alıp hapse atmak değil.

Bugünler nasıl olsa gelip geçecek, Deniz Göktaş da genç bir adam.

Başına gelenlerle kim bilir nasıl alay edecek, bugünlerin şakasını kim bilir nasıl yapacak, o polisleri, savcıyı, hâkimi nasıl anlatacak ve en önemlisi, şu ters kelepçeli fotoğrafını kendine nasıl poster yapıp sözde onu böyle sergileyerek aşağıladıklarını sananları yıllarca nasıl yerin dibine sokacak, siz onu düşünün.

Totalitarizmle mücadelenin en etkili yolu; onu ciddiye almamak, ona gülmek.

Gülmeyi unutturmak isteyenlere inat gülelim.

Bu ne alınganlık yahu, sakin olun…

Bu ne alınganlık yahu, sakin olun…

İslam dini 1416 yıldır var. Ne badirelerden, ne eleştirilerden geçti, ne güçlü düşmanlar onu yok etmeye çalıştı ama din, inanç yerinde duruyor.

Şimdi, Deniz Göktaş iki şaka yaptı diye din elden gidecek diye endişe edenler var. Merak etmeyin, hiçbir şey olmaz.

Ülkemizde ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ diye bir suç var. Şahsen ben de istemem kimsenin çıkıp ülkenin cumhurbaşkanına hakaret etmesini. Ama hakaret bile olmayan, hatta eleştiri bile sayılamayacak dokundurmaların “hakaret” sayılıp insanların hapse atılmasını kabul edemem.

Birisi bir laf etti diye Cumhurbaşkanına bir şey olmaz. Hiç merak etmeyin.

Geçenlerde bir mahkeme siyasetçi Ümit Özdağ’ı Şeyh Sait’e “hain” dedi diye hapse mahkum etti. Bu memlette her gün birileri bir başkasına hain diyor, onu ihanetle suçluyor, bence bu ülkemizin en yaygın sporu.

Şeyh Said’e ister hain dersiniz ister kahraman, Şeyh Said adı orada duruyor ve durduğu sürece de tartışılacak, hiçbir şey olmaz.

Bu kadar alınganlığa gerek var mı sahiden?