07-07-2026
İsmet Berkan

Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın

Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın

İtiraf edeyim, eskiden Yusuf Tekin’i ciddiye alırdım, uzunca bir süreden beri almıyorum.

Bir akademisyenin, bir teknokratın en fecisinden bir siyasetçiye dönüşümüne onlarca, belki yüzlerce örnekten biri Yusuf Tekin.

O yüzden “Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı” sözleri hakkında da yazmayı düşünmüyordum. Yazmanın Yusuf Tekin’in aklınca hepimize kurduğu trol tuzağına düşmek anlamına geleceğini düşünüyordum.

Ama sonra fark ettim, müfredattan “Kurtuluş Savaşı” kavramını çıkarıp yerine sadece ve sadece “MillîMücadele” diyeceksek, bu yazının başlığına bir dizesini aldığım İstiklal Marşı’nı ne yapacaktık?

“Neyden istiklalini kazanıyorsun, ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı” denemez mi?

19 Mayıs 1919’da fiilî olarak başlayıp 9 Eylül 1922’de sona eren Kurtuluş Savaşı’na aynı anda çok sayıda isim veriyoruz:

  • Kurtuluş Savaşı

  • Millî Kurtuluş Savaşı

  • İstiklal Harbi

  • Millî Mücadele

Bunların hepsi aynı olayı, aynı büyük mücadeleyi anlatmak için kullandığımız kavramlar ve hepsi de aynı anlama geliyor. Savaşa neden ‘kurtuluş’ veya ‘bağımsızlık’ (istiklal) adını verdiğimiz de her türlü izahtan vareste bir şey: Anadolu işgal altındaydı.

Sadece Batı’da Yunan işgali yoktu; Urfa, Gaziantep, Maraş, Adana gibi şehirlerde Fransız askerleri vardı. Doğu Anadolu Ermenistan işgali altındaydı. Antalya’da İtalyan askerleri vardı. Trabzon, Giresun gibi şehirlere İngiliz birlikleri yerleşmişti. En önemlisi İstanbul işgal altındaydı, İngiliz, Fransız ve İtalyan komutanlar şehri üçe bölmüş, sokaklarında devriye gezen askerleriyle ülkeyi yönetiyorlardı.

Neden kurtulduk sorusunun cevabı çok basit aslında. İşgalden kurtulduk ve bağımsızlığımızı kazandık.

Çocuklarımız okullarda artık Kurtuluş Savaşı’na ‘Kurtuluş Savaşı’ demek yerine ‘Millî Mücadele’ diyecekse, her hafta yapılan bayrak törenlerinde nefeslerinin yettiği kadar yüksek sesle okudukları İstiklal Marşı’na ne diyecek?

Bildiğim kadarıyla bütün okulların bütün sınıflarında İstiklal Marşı’nın 10 kıtasını birden gösteren posterler asılıdır. Çocukların aklına “Neyin istiklali, koca Osmanlı İmparatorluğu vardı ve zaten bağımsızdık” sorusu düşmeyecek mi?

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl;
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!

Millî Eğitim Bakanı’nın saçmalamalarıyla kaybedecek vaktimizin olmaması lazım.

NATO zirveleri ve Türkiye’nin gündemi

NATO zirveleri ve Türkiye’nin gündemi

Gazeteci olarak doğrudan izlediğim ilk NATO zirvesi, bu örgütün kuruluşunun 50. yılında 1999’da Washington DC’de yapılan zirveydi.

Bugün Ankara nasıl yaşanmaz hale geldiyse o zaman da Washington DC böyle yaşanmaz hale gelmişti; şehrin tam göbeğinde koca bir bölge tamamen güvenlik bölgesi ilan edilmiş, araç girişi ve geçerli NATO akreditasyonu taşımayan yayaların girişi tamamen yasaklanmıştı, kuş uçmuyordu.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, artık Reagan Binası adını alan eski gümrük bakanlığı binasında yapılan zirvede Almanya Başbakanı Gerhard Schröder başta olmak üzere Avrupalı liderleri ikna etmiş, Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylığı yolunu açmıştı orada.

1999’daki NATO zirvesinden bir kare. Demirel, ABD Savunma Bakanı Cohen ve Başkanı Clinton’la sohbette.

Türkiye açısından NATO zirvesinin gündemi buydu.

Sonra Brüksel’de iki zirve daha izledim, aklımda çok fazla bir şey yok.

2012’de Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde Chicago’daki NATO zirvesine gittik. Aynı şey, şehrin göbeği tamamen güvenlik bölgesiydi. Sabah sporu için göl kıyısında koşmaya giderken bile boynumda NATO akreditasyon kartını taşımam gerekiyordu, yoksa güvenlik bölgesinin ortasında kalan otelime dönemiyordum.

Bu zirvenin Türkiye açısından doruğu, Abdullah Gül’ün Fransa’nın yeni seçilen Cumhurbaşkanı Hollande ile görüşmesi ve Sarkozy döneminde iki ülke arasında yaşanan derin soğukluğun ortadan kalkmaya başlamasıydı. Yani Türkiye açısından gündem yine AB idi.

Şimdi Ankaralılar şikayetçi ama maalesef NATO zirvelerinde hep yapılan bir uygulama bu şehrin bir bölgesini güvenlik bölgesi ilan edip giriş çıkışı kısıtlamak.

Ama ne Washington’da, ne Chicago’da protestoları yasaklamak kimsenin aklına gelmişti. Chicago’daki meşhur Millennium Park protesto alanıydı, Washington DC’de de protestocular için özel alanlar vardı. Bizde ise tamamen yasak. Sadece protesto yasak değil, protesto ihtimali olanları alıp hapse de attık zaten.

Ankara’daki zirvenin Türkiye açısından gündemi, dış politikadan ziyade içte bir güç gösterisi yapmak sanırım. Çünkü NATO’nun yegane gündemi, ABD’nin NATO’yı terk etmesini veya ağırlığını fazla azaltmasını önlemek. Bunun için de Avrupalı liderler daha çok Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a, onun ABD Başkanı Trump’la olan “özel ilişki”sine güveniyor gibiler.

Gerçekten de NATO ülkesi lideri olup Trump’tan şu veya bu hakareti işitmemiş tek kişi sanırım Tayyip Erdoğan.

Eh, bu da önemli tabii.

Erdoğan’ın aklında ise Avrupalı liderlerin bu durumunu Türkiye’nin AB üyeliği için kullanmak pek yok.