14-07-2026
İsmet Berkan

Özgür Özel tarihe geçecek bir mücadele örneği veriyor

Özgür Özel tarihe geçecek bir mücadele örneği veriyor

Kusuruma bakmayın, bu yazıda iki tane İngilizce kavram ve sözcük kullanacağım.

Birincisi, özellikle futbolseverler için zaten tanıdık olan ‘fair play’ kavramı.

‘Fair’ kelimesini ‘adil’ diye çevirmek mümkün. Yani ‘fair play’ için ‘adil oyun’ diyebiliriz. Ama bana soracak olursanız, hem İngilizcedeki ‘fair’ kelimesi hem Türkçedeki ‘adil’ kelimesi sözlük anlamlarının ötesinde daha derin anlamlar, ahlaki derinlikler içeren kelimeler.

Türkiye’de siyaset oyununun ‘adil’ oynanmadığı gündelik hayatımızın bir gerçeği.

Bugüne kıyasla son derece ‘adil’ bir oyunla iktidara gelen Tayyip Erdoğan, şimdi iktidarını korumak için adil olmayan, kendisinin bile aslında savunmakta zorlandığı yollara başvuruyor.

Bu yolları savunmak istediğinde de vatandaşın zekâsıyla ve dilimizin bir başka güzel kelimesi olan ferasetiyle bir anlamda alay ediyor. (Feraset, olayların içyüzünü çabucak kavrama, olayları sezme, uzağı görme ve derin bir anlayışa sahip olma durumudur. Genellikle zekâ, tecrübe ve sağgörü birleşimiyle, bir durumun veya insanın dış görünüşüne aldanmadan gerçekleri görebilme yeteneğini ifade eder.)

Bu yazıda kullanacağım ikinci İngilizce kelime ‘irrelevant’ kelimesi.

Türkçede bu kelimeyi tam olarak karşılayacak bir kelime veya kavram bulmakta güçlük çektiğim için İngilizce kullanıyorum, sahiden özür dilerim.

İngilizce bir sıfat olan irrelevant, Türkçede “alakasız”, “ilgisiz” veya “konu dışı” anlamına geliyor. Bir durumun, bilginin veya yorumun ele alınan mevcut konuyla doğrudan bir bağlantısı olmadığını veya o anki şartlar için geçerliliğini yitirdiğini belirtmek için kullanılıyor. Sadece bir durum, bilgi veya yorum da değil; bazen bir zamanlar topluma bir şey ifade eden kurumlar da ansızın “alakasız”, “ilgisiz” hatta “konu dışı” hâle düşebilir.

Örneğin medya…

Türkiye’de medya (sosyaliyle, gelenekseliyle her türlü medya) bana soracak olursanız artık tamamen ‘irrelevant.’

Neden böyle diyorum?

Sebebi basit: Kimse medyayı ciddiye almıyor, bilgisini veya görüşünü medyaya bakarak oluşturmuyor da ondan.

Okuduğumuz veya izlediğimiz her şeyi sorguluyoruz, prensip olarak inanmıyoruz, ancak aklımıza yattıysa benimsiyoruz veya bir kenara not ediyoruz.

Bu bakımdan, “feraset”imize çok iş düşüyor. Hepimiz, kendimizi medya karşısında “külyutmaz” kılmaya çalışıyoruz.

Bu çok vahim bir durum: Bir yanda medya var, bir yanda medyanın kendisini kandırma girişimlerine karşı sürekli savunmada olan koca bir millet.

Bilmiyorum, belki Alper Hasanoğlu bize bu durumu da izah etmeye çalışan bir yazı yazar. Ama konumuz bugün doğrudan medya değil.

Konumuz, ülkemizde siyaset oyununun “fair play”e uygun oynanmaması ve medyanın da “irrelevant” hâle gelmesi karşısında bir siyasetçinin kendine seçtiği siyasi mücadele yolu.

Özgür Özel, CHP’nin genel başkanı olarak 19 Mart 2025’te Ekrem İmamoğlu bir şafak baskınıyla hapse atıldığında, bu yapılanı sıradan bir adli operasyon olarak değil, partisine karşı yapılmış siyasi bir saldırı olarak gördü.

Bu saldırı, Tayyip Erdoğan iktidarının siyasi oyunu “fair play” kurallarının dışında oynamasının bir parçasıydı ona göre ve kendisiyle partisini medyada savunmaya çalışmanın beyhudeliğini gördü. Çünkü medya da, az önce dediğim gibi ‘irrelevant’ olmuştu artık ona göre. O yüzden mücadele yeri olarak sokağı seçti, düzenli olarak mitingler yaparak karşısındaki kalabalıklara seslenmeye başladı. Bir yerde kendisini mecraya (medium’a) çevirdi.

Hepimiz izledik, bu mitingler çok başarılı ve etkili oldu. İktidar da mitinglerden rahatsızdı; kontrol de, müdahale de edemediği kendine özgü yeni bir medya ortaya çıkmış oluyordu bu mitinglerle.

Çareyi bir kez daha “fair play”in dışına çıkmakta buldular ve Özgür Özel’i parti genel başkanı sıfatından arındırdılar. Evet, hâlâ partisinin Meclis Grup Başkanı sıfatına sahipti ama Özgür Özel Meclis dışında herhangi bir sivil vatandaştı artık; arkasında duran kurumsal bir parti yoktu, o kurumu temsil edemiyordu.

Onun genel başkanlıktan uzaklaştırılmasının pratik sonucu, Özgür Özel’in miting düzenleyememesi oldu. Öyle ya, mitingleri kurumlar (partiler) düzenlerdi; miting otobüsünün ayarlanmasından yerel makamlardan alınan izinlere ve parti örgütlerini mitinge getirmeye kadar her işi parti yapardı.

Ama bu kısıt Özgür Özel’i durdurmadı. O da doğrudan sokağa çıkmaya, eğer etrafında bir kalabalık varsa hemen oracıkta bir bankın üstüne çıkıp konuşmaya, mesajını iletmeye başladı.

‘Medium is the message’ demişti büyük medya teorisyeni Marshall McLuhan, kabaca ‘Mecra, mesajın kendisidir’ anlamında. Burada dediğim gibi Özgür Özel’in bizatihi kendisi artık bir mecra.

Günlerdir köylere, kasabalara, şehirlere gidiyor Özgür Özel; çarşıda esnafla konuşuyor, pazar yerinde vatandaşla ve pazarcıyla, birtakım derneklerin toplantılarına katılıyor… Her seferinde arkasında on binlerce kişiyle.

Dikkat edin, bu sefer parti örgütü, kurumsal destek yok; o insanları sokağa parti örgütü dökmüyor, onlar neredeyse tamamen organik kalabalıklar.

Hem sosyali hem gelenekseliyle medya, tabii ki Özgür Özel’i büyük ölçüde görmezden geliyor; en fazla iki fotoğraf ve bir haber veya birkaç dakikalık video görüntüsü… Ama bunlar Özgür Özel’in sokakta ne yaptığını, insanlara nasıl dokunduğunu, insanların gözlerinin içine nasıl bakıp onlardan nasıl bir tepki aldığını anlatmakta yetersiz şeyler.

Niğde örneğin, Anadolu muhafazakârlığının kalelerinden biri. İki gün önce Özgür Özel oradaydı ve inanılmaz büyük bir ilgi gördü.

Kendisiyle konuşmadım, izlenimi neydi bilmiyorum ama sanki Özgür Özel miting yapmaktansa artık bu doğrudan teması daha da kıymetli buluyor. Miting, ne kadar başarılı olursa olsun sonunda zaten ona oy vereceklerin bir araya geldiği bir yer; oysa şimdi başkalarıyla da karşı karşıya geliyor, onlarla temas kurabiliyor.

Bana soracak olursanız Özgür Özel’in Tayyip Erdoğan açısından tehdit ediciliği azalmadı, tam tersine arttı.

Beğenin beğenmeyin, bence Özgür Özel tarihe geçecek bir mücadele örneği sergiliyor.

Tayyip Erdoğan çaresizlik içinde seçim ekonomisi düğmesiyle oynuyor

Tayyip Erdoğan çaresizlik içinde seçim ekonomisi düğmesiyle oynuyor

Merkez Bankası pazartesi sabahı mayıs ayına ait ödemeler dengesi rakamlarını açıkladı.

Bu konuda bugün 10Haber’de ayrıntılı bir haber var zaten, ben bir tane rakam ve onun alt kırılımlarından söz etmek istiyorum.

Cari işlemler hesabında “Birincil gelir dengesi” adı verilen basit bir muhasebe tablosu var. Bu yılın ilk 5 ayında bu denge 11 milyar dolardan fazla eksi vermiş durumda.

‘Birincil gelir’ dediğimiz şey, temelde yurt dışından çeşitli türdeki sermaye akımlarını anlatan bir rakam.

Örneğin ‘Yatırım geliri’ kalemi var; bu kalemde eksi 10 milyar 113 milyon dolar yazıyor.

Nasıl eksi yatırım olur diye sormayın. Bu beş ayda yurt dışından Türkiye’ye 3,5 milyar dolar yatırım gelmiş ama Türkiye’den de Türklere ait 13,6 milyar dolarlık sermaye çıkışı olmuş. Yılın ilk 5 ayında!

Doğrudan yatırım kalemi 2,5 milyar dolar açık gösteriyor. Çünkü yurt dışından 1 milyar doları aşkın doğrudan yatırım olmuş ama Türkiye’den yurt dışına yapılan doğrudan yatırım 3,5 milyar doları aşmış.

Faizi yükseltmiş, dolar kurunu düşük tutmuşuz ki sıcak para veya kibar adıyla ‘portföy yatırımı’ gelsin. Ama bu kalem de eksi 4,72 milyar dolar yazıyor.

Gelen portföy yatırımı net olarak 253 milyon dolar gibi mütevazı bir rakam, giden ise neredeyse 5 milyar dolar. (Yabancılar bırakın para getirmeyi, mevcut yatırımlarını da satıp çıkmış bu beş ayda.)

‘Diğer yatırımlar’ diye bir kalem var; oldukça geniş kapsamlı ama içinde en büyük yekûnunu gayrimenkul alımları oluşturuyor. Orası da eksi 2,9 milyar dolar. ‘Diğer yatırım’ diye ülkemize 2,2 milyar dolar girmiş, 5,1 milyar dolar çıkmış.

Bu saydığım rakamlar tam olarak Tayyip Erdoğan iktidarının ekonomi alanında yaşadığı çıkmazı sergileyen rakamlar. İstediğiniz kadar yüksek reel faiz verin, hukuk güvencesi ve siyasi istikrar olmayınca yabancı sermaye gelmiyor. Onlar gelmeyince de kendi vatandaşınızı sadece TL değil, üstüne dolar bazında da enflasyona maruz bırakmak hiçbir işe yaramıyor.

Çünkü sorun teknik anlamda yanlış ekonomi politikalarında değil; siyasetin, hatta Tayyip Erdoğan’ın bizatihi kendisinde.

Ama Tayyip Erdoğan, “Madem sorun benden kaynaklanıyor, bu ülkeye Tayyip Erdoğan feda olsun, eğer düzelecekse ben çekiliyorum” demiyor elbette. “Demokrasiyi, hukuk devletini ve insan haklarını restore ediyorum, siyasi partiler üzerindeki adliye baskısını kaldırıyorum, tutuklu başkanları da salıveriyorum, şirketlere el koymayı bırakıyorum” da demiyor.

Onun yerine dün akşam ne dediğini işittik hep birlikte: Kredi musluklarını açıyor.

Bilmiyorum işin ucu Merkez Bankası’na faiz indirtmeye kadar varır mı ama bana soracak olursanız Tayyip Erdoğan seçim ekonomisinin düğmesiyle oynamaya başladı bile.

Tahvil faizlerini yakından izleme ve devletin iç borçlanmaya daha da fazla yüklenme döneminin kapısı aralandı.

Bilmiyorum, dolar kurunda da bir yükselme beklenir mi?

Dikkatli olma günleri başladı.