16-07-2026
İsmet Berkan

15 Temmuz: Öncesi, O Gün ve Sonrası

15 Temmuz: Öncesi, O Gün ve Sonrası

Bodrum’daki yazlık evimizdeydim. Ertesi sabah çok erken bir uçakla İstanbul’a gidecektim; son üç gecedir de feci uykusuzdum. O gece erkenden, saat 21.00 gibi yatağa girdim, uyumaya çalışıyorum.

Telefonum çaldı, arayan İstanbul’dan bir arkadaşım. Panik hâlinde, “Oğlum, ne oluyor?” diye sordu. Bilmiyordum ne olduğunu, “Darbe oluyor galiba” dedi. “Hadi oradan” diye cevap verdim, “Bu saatte darbe mi olur?”

Hemen televizyonun başına geçtim, haber kanallarına bakıyorum. Nihayet bir tanesinde İstanbul’da Boğaziçi Köprüsü’nün bir tarafının askerlerce kapatıldığı ama öteki tarafın serbestçe aktığı görüntülere denk geldim.

Sahiden bir anormallik vardı. Ankara’dan bildiğim herkesi aramaya başladım, hiçbir telefon cevap vermiyordu veya zaten ulaşılamaz durumdaydı.

Neyse lafı uzatmayayım, hepimiz o geceyi yaşadık. Gerçekten ortada bir darbe teşebbüsü olduğunu kısa sürede anladım. İçim öfkeyle doldu ama bir yandan da ümitliydim; böyle saçma sapan ve plansız bir darbe girişimi başarılı olamazdı.

O gece çok ağır bir bedel ödendi ve darbe başarısız oldu. İstanbul’da olsam, o öfkeyle ben de sokağa çıkanlar arasında olurdum.

Fakat aradan 10 yıl geçtiğine göre, 15 Temmuz’u bugün çok daha serinkanlı konuşabilmeliyiz. Çünkü 15 Temmuz’un kendisi çok büyük bir felaketti ama biz bu felaketin bize yarattığı imkânı çok kötü değerlendirdik, çok kötü değerlendirmeye devam ediyoruz.

Bir kere 15 Temmuz’un öncesi var.

Kendilerine ait özel bir dizi amaçları olduğu hiç de gizli saklı olmayan bir dinî örgütün bu denli büyümesini, bu denli devletin en kritik noktalarına kadar gelebilmesini, ülkenin Genelkurmay Başkanı’ndan Dışişleri Bakanı ve Başbakanı’na kadar bütün kritik isimlerinin telefonlarını ve odalarını her gün düzenli biçimde dinlemesini, ekonomide neredeyse bir tekel oluşturmaya başlamasını, silahlı kuvvetlerin önemli bir bölümünü askerî darbe gibi bir çılgınlığa karıştırmasını, polisin ve adliyenin neredeyse tamamında söz sahibi olmasını ve daha saymadığım bir sürü şeyini neredeyse hiç konuşmadık.

Sadece siyasî himayeden söz etmiyorum; sistemik hatalardan söz ediyorum. Sınav sistemlerimiz, devlet içi denetim sistemlerimiz, güvenlik aygıtlarımızın ele geçirilmesine kadar varan aymazlıklarımızın bir daha olmayacağının bir garantisi var mı? FETÖ’nün devlete sızmasını mümkün kılan açıkların neredeyse tamamı aynen yerinde duruyor; onun kadar yalancı ve rol yapmayı beceren başkalarının benzer şekilde sızmasının önünde bugün bile hiçbir engel yok.

“Kurduk” dediğimiz yegâne sistem, kamuda işe alımların tamamında mülakat uygulamak. Oysa kandırılması en kolay sistem bu. Geçmişte kendilerini laik Kemalistler gibi gösterenlerin bugün muhafazakâr dindar ve aileden AK Partili gibi göstermelerinin önünde ne engel var?

Sadece 15 Temmuz öncesi konusunda değil, o meşum günün hemen ertesinde de vahim hatalar yaptık, bugün de yapmaya devam ediyoruz.

Vahim hatalardan birincisi, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın FETÖ’yü bir fırsat olarak kullanıp ağır ama kararlı adımlarla hukuk devleti ve demokrasiyi askıya almaya başlamasıydı. Bunu maalesef bugün çok ağır biçimde yaşıyoruz. Söylemesi zor bir şey ama korkarım darbe öncesi çok daha demokratik, özgürlükçü ve hukuka saygılı bir ülkede yaşıyorduk. Türkiye daha çok sesliydi, bugün sesler kabaca ikiye düşmüş durumda. Demokrasiyi ortadan kaldırmayı hedefleyen bir darbeyi halkın sokağa çıkmasıyla önleyip sonra daha az demokrasiye düşmek, vahim bir durum.

Oysa FETÖ gibi bir örgütün benzer bir şeyi yapmaya kalkmasının önündeki en büyük engel ülkedeki demokratik çoğulculuk. Bana soracak olursanız bugün darbe yapmak 10 yıl öncesinden daha kolay.

Vahim hatalardan ikincisi, FETÖ ile mücadeleyi sadece polisiye bir mücadele olarak algılamak ve uygulamak oldu. Bakın, polisimiz her gün yeni yeni FETÖ’cüler yakalamaya devam ediyor. Yüz binlerce kişiyi adliyelerden geçirdikten 10 yıl sonra bu örgütü hâlâ marjinalize edemediysek hata bizde. Bu mücadelenin siyasî ve dinî yönlerini, psikolojik mücadeleyi tamamen yanlış uyguladık.

Vahim hatalardan üçüncüsü, FETÖ’yü dünyada mahkûm ettirememekti. Oysa bunu kolayca başarabilirdi kendine güvenen bir Türkiye. Dünyada bir “cult” tarikatı hâline gelen yegâne dinî oluşum FETÖ değil, bunun başka örnekleri de oldu. O örneklerle kıyaslama yapmaya imkân veren, uluslararası medyayı ve sosyal psikoloji uzmanlarını Türkiye’ye davet edip bütün verileri onların önüne seren işler yapılmalıydı. Ama yapmadık. Oysa bugün elimizin altında onlarca uluslararası yapım belgesel olabilirdi, Batı kamuoyu bu örgüte karşı uyandırılabilirdi ve böylece örgütün Almanya’da, İngiltere’de ve ABD’de bu ölçüde himaye görmesinin önüne geçecek bir baskı yaratılabilirdi. Bugün baktığımızda FETÖ örgütü, Fethullah Gülen’in ölmesine rağmen hâlâ ayakta ve faal; üstelik Türkiye’de hâlâ taraftarı var.

Dördüncü ama en vahim hata, tam da FETÖ’nün bu seviyeye gelmesine sebep olan merkezî güç temerküzü sistemini iyice kurumsallaştırmamız oldu.

FETÖ, kendi büyüme-serpilme yıllarında Türkiye’de adliye ve polis teşkilatını hedef seçmişti. Ardından güç siyasetten askeriyenin eline geçmeye başlayınca bu kez orduya daha fazla ağırlık verdiler. Ve zaman içinde Tarım Bakanlığı dâhil devletin her yerine girdiler. Bunun sebebi, bu güçlü kurumların hikmetinden sual olunmaz yetkileriydi.

Şimdi aynı hatayı daha da vahim biçimde katmerliyoruz; gücü tek elde ve merkezlerde topluyoruz. Neyimize güveniyoruz bilmiyorum ama bugün Türkiye’nin kurumları geçmişe göre çok daha kolay ele geçirilebilir kurumlar. Ve belki de çoktan ele geçirilmiş durumdalar.

Bir FETÖ Toplantısı Anısı

Bir FETÖ Toplantısı Anısı

Tam yılını hatırlamıyorum ama 2010 sonrasıydı. Bir gün telefonum çaldı, arayan bugün ABD’de kaçak olarak yaşayan, FETÖ’nün önemli kalemlerinden Faruk Mercan’dı.

“Abi, Mustafa Bey seni bir sabah kahvaltıya vakfa davet ediyor,” dedi. Hangi Mustafa Bey, hangi vakıf? Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil’den söz ediyordu.

Kabul ettim, gün kararlaştırdık ve o sabah erken saatte İstanbul Altunizade’deki vakıf binasına gittim.

Önce Faruk’la bir odada oturduk. Faruk, sabahın körü olmasına rağmen çok meşguldü, bilgisayarında bir şeyler yapıyordu. Ne yaptığını sorduğumda, FETÖ’cülerin kanalı Samanyolu TV’de yayınlanan dizilerin senaryolarıyla uğraştığını anlattı. Anlaşılan örgüt denetiminden geçtikten sonra örgüt adına senaryolara son hâlini o veriyordu. Önündeki notlara bakıp düzeltmeler yapıyordu.

Sonra hep birlikte, bugün ABD’de kaçak yaşayan başka bir isim olan Mustafa Yeşil’in yanına çıktık. Ben kendisiyle ilk defa tanışıyordum ve örgüt içindeki önemini de bilmiyordum; ancak Faruk’un ona davranışından Yeşil’in örgütte çok önemli bir isim olduğunu anladım.

Ben orada kalacağız sanıyordum ama beni aldılar, aşağıda bir toplantı odasına götürdüler. Orada 20-25 kişi vardı; gençler de vardı ama orta yaşlı örgüt büyükleri ağırlıktaydı ve hepsi Mustafa Yeşil’e çok saygılıydı.

Bana önce uzun uzun o zamanlar adı “Hizmet” olan ama benim “Cemaat” dediğim, kendileriyle ilgili kanaatlerimi sordular. Ben oldukça eleştirel konuştum. Pek çok alanda (o sırada FETÖ’nün iş dünyası örgütü, bölgesel kalkınma ofislerinin tamamını ele geçirmişti; kimseye hayat hakkı tanımıyordu) tekel oluşturmalarının doğru olmadığını anlattım, siyasete müdahalelerinden söz ettim, daha önce karşılaşmadıkları türden bir tepkinin geliştiğini söyledim. Kendilerine tek önerimin şeffaflık olduğunu belirttim; cemaatin gizlice ve yer altında değil, yer üstünde ve gün ışığında çalışması gerektiğini anlattım.

Beni sabırla dinlediler, savunmaya pek az defa geçtiler, söylediklerimi not edenler vardı.

Sonra ben onlara birkaç soru sordum; özellikle Zaman gazetesi ve Samanyolu TV grubuyla ilgili. O zaman grup içinde kendi aralarında anlaşmazlıklar, hatta kavgalar olduğunu sezdim ama bana ayrıntı aktarmadılar. Ekrem Dumanlı’nın güçlü bir figür olmasından kendi içlerinde bir rahatsızlık vardı.

En sonunda Mustafa Yeşil bana bir soru sormak istedi. Sorusu şuydu: “Acaba Hizmet Hareketi bir siyasî parti hâline mi dönüşmeliydi?”

Soru çalışmadığım yerden gelmişti. Bunun kendi kararları olacağını ama böyle bir karar vermeleri hâlinde şeffaflık ihtiyacının daha da büyüyeceğini anlattım.

15 Temmuz’un üzerinden 10 yıl geçtikten sonra bu hikâyeyi anlatıyorum; FETÖ daha o zaman kendi içinde iktidarı tam olarak ele geçirmenin yollarını tartışıyordu, bunu ben o gün gördüm.