18-07-2026
İsmet Berkan

Milli Eğitim Bakanı, bilimsel eğitimle değerler eğitiminin farkını bilmiyor olabilir mi?

Milli Eğitim Bakanı, bilimsel eğitimle değerler eğitiminin farkını bilmiyor olabilir mi?

Bu köşede defalarca ‘Gerçek’ ile ‘Hakikat’ kavramları arasındaki farkı yazdım. Bir daha yazayım istiyorum:

Gerçek; nesnel, yani objektif olarak ölçebildiğimiz, kişiden kişiye değişmeyen fiziki şeylerin adıdır. Matematiksel gerçekler de buna dahildir.

Hakikat ise bu nesnel, fiziki gerçekliğin insan zihnindeki yansımasıdır; yani fiziki dünyaya ve olup bitenlere bakıp bizim anladığımız, bizim anlamlandırdığımız, bizim algıladığımız şeylerdir.

Bu anlamıyla hakikat, kişiden kişiye değişebilir; buna karşılık gerçek kişiden kişiye farklı olamaz, çünkü algılarımıza bağlı değildir.

Örneğin, Atatürk ve arkadaşlarının 19 Mayıs 1919’da başlatıp 9 Eylül 1922’de zaferle sonuçlandırdığı “Milli Mücadele”nin adı “Kurtuluş Savaşı”dır. Bu savaşa (mücadeleye) “kurtuluş” veya eski kelimesiyle “İstiklâl” adı verilmesi, nesnel gerçekliğe uygundur; çünkü vatan toprağı düşman işgalinden kurtarılmıştır ve “İstiklale kavuşturulmuştur.”

Evet, elbette bu aynı zamanda bir “Milli Mücadele”dir, bazı başka isimlendirmelere göre “Anadolu Devrimi”dir. Ve biz bütün bu kavramları bir arada, bazen birbirinin yerine geçecek şekilde de kullanırız. Ama yaşadığımızın “Kurtuluş Savaşı” olduğunu hiç unutmayız. Nesnel gerçek, yoruma yer bırakmayacak kadar ortadadır çünkü.

Ama bizim Milli Eğitim Bakanımız, bu nesnel gerçekliği gerçek olarak değil hakikat olarak görmek istiyor. “Müfredatta sadeleştirme” adı altında, ders kitaplarından “Kurtuluş Savaşı” ifadesini çıkarttı; sadece “Milli Mücadele” deniyor artık kitaplarda.

Başka eksiltilen şeyler de var. Örneğin, 9 Eylül 1922’de İzmir de kurtarıldıktan, bir iki gün içinde tek kurşun atmadan Trakya’yı işgal eden Yunan ordusunun çekilmesi sağlandıktan 1,5 ay sonra Padişah Vahdettin, İstanbul’dan bir İngiliz zırhlısına binerek sarayını terk edip gitti. Tarih 17 Kasım 1922’ydi. Onun İstanbul’dan kaçmasından 16 gün önce Türkiye Büyük Millet Meclisi bir kanun çıkartarak saltanata son vermişti.

Ders kitaplarında artık Vahdettin için “İngiliz zırhlısına binip kaçtı” denmiyor, sadece “gitti” deniyor. Sanırsınız yıllık iznini geçirmek üzere Malta’ya tatile gitti…

Osmanlı’nın 600 yıllık tarihinde ismi övünçle anılan çok sayıda padişah var; ismi pek hatırlanmayan, görece önemsiz figürler de var ama 36. ve son padişah olan Vahdettin gibi utançla hatırlananı yok. Ama Milli Eğitim, ders kitaplarından bu utancı silmeye, yok göstermeye girişmiş durumda.

Cuma günü, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin müfredatta yapılanları savunmaya kalkıştı ve aynen şöyle dedi:

“Sokakta vatandaşa soruyoruz; eğitimle ilgili olarak ne eleştiriyorsunuz, ne düşünüyorsunuz? Herkes bize çocuklarının milli ve manevi değerlerden uzaklaştığından şikayet ediyor. Kılığından kıyafetinden tutun vatan sevgisinden, millet sevgisinden, milletle hemhal olma duygusundan rahatsız. O zaman bizim bunu çözmemiz lazım. Bizim buna odaklanmamız lazım. Biz de Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adıyla programlarımızı değiştirdik; müfredatımızı değiştirirken dedik ki millet bizden bunu istiyor.

Millet bize bunun için 2023 seçimlerinde oy verdi. O zaman biz milletin istediği şeyleri yapmak zorundayız. Bizi eleştiriyorlar, yapmayacağız diyorlar. Siz hangi hakla kendinizde bunu söyleme hakkı hissediyorsunuz? Siz kimsiniz? Sizin bu millet üzerindeki vesayetçi mantığınız işte o eski Türkiye’nin geleneği. Eski Türkiye’de de böyleydi; ‘Biz ne dersek o olacak.’ O zaman seçimin ne anlamı var? O zaman vatandaşlara niye biz seçim meydanlarında şunları yapacağız diye taahhüt ediyoruz? Ben içinizden yetişmiş bir kardeşiniz olarak diyorum ki yeni Türkiye’de çocuklarımız; bizim sahip olduğumuz binlerce yıllık devlet geleneğine, bizim sahip olduğumuz binlerce yıllık toplum geleneğine, bizim sahip olduğumuz ahlaki hassasiyetlere, bizim sahip olduğumuz, önemsediğimiz milli ve manevi değerlere sahip olsun istiyoruz. Şu an müfredatta yaptığımız değişikliklerin önemli bir parçası burası.

Ben diyorum ki Osmanlı’yla Cumhuriyet’i barıştırmamız lazım. Ben diyorum ki eski Türk devletleriyle Cumhuriyet’i barıştırmamız lazım. Çocuklarımızın Osmanlı’yı da ataları olarak bilmesi lazım. Osmanlı’ya da sahip çıkması lazım. Bunun için tarih müfredatında değişiklikler yapmamız lazım diyorum ben ve bunu yapıyorum. Çünkü dünyada birçok devlet bizim sahip olduğumuz bu binlerce yıllık birikime sahip değil. Bize öykünüyorlar; ‘Ne güzel geçmişiniz var, ne büyük bir birikiminiz var’ diyorlar. Biz de diyoruz ki ‘Yok onlar kötü, biz onu almıyoruz’ dersek eğer atalarımıza saygısızlık yapmış oluruz.”

Aslında bu açık itirafları için Bakan’a müteşekkir olmalıyız. Bu sözler, Türkiye’nin Milli Eğitim Bakanı’nın “bilimsel eğitim” ile “değerler eğitimi” arasındaki farkı bilmediğini açıkça ortaya koyuyor.

Elbette hepimiz, eğitimin bilimsel konuları ve nesnel gerçekleri çocuklarımıza aktarmasının yanı sıra kültürümüzü, milli ve manevi değerlerimizi, “biz” olma duygusunu da içermesini istiyoruz.

Ancak milli ve manevi değerleri aktarmak; nesnel gerçekliğin yerine son derece öznel bazı hilafıhakikat kategorisindeki hakikatleri sokuşturmakla yapılamaz, yapılmamalı.

Trüf Mantarı

Trüf Mantarı

Mantar ve küf, dünyamızda sayıca en fazla olan canlı türleridir. Evet, sayıları mikroplardan bile fazla.

Bu geniş canlı topluluğunun bazı üyeleri bizler için yenebilir nitelikte. Onların içinde, toprağın 20-25 santimetre altında büyüyen türlerin bir kısmı ise insanlar için neredeyse bir arzu objesi seviyesinde.

Fransa’da ve İtalya’da, kendine özgü çok yoğun bir kokusu olan bu özel mantar türü “trüf”e büyük ilgi var. Özellikle “beyaz trüf” çok değerli kabul ediliyor; kilo fiyatı bazen 7-8 bin avroyu buluyor. Ama siyah trüf de değersiz değil.

Türkiye’de toprağın altından çıkarılan bir mantar türü var. Mevsiminde yenen, açıkçası çok da yaygın tüketilmeyen “keme” adını verdiğimiz bu mantarı ben bir tek “keme kebabı”nda gördüm; onun dışında muazzam zenginlikteki Anadolu mutfağında bu mantarın malzeme olarak kullanıldığına çok fazla rastlamıyoruz.

Cuma günü Erzurum’dan bir haber geldi; kentin Orman Müdürlüğü inanılmaz büyüklükte bir trüf mantarı stoku keşfettiğini söylüyor. Bu özel mantar bazı meşe türlerinin köklerinin etrafında oluşuyor. Haber o kadar çok ilgi çekti ki dün akşamdan beri Türkiye’de en çok okunan haberlerden biri hâline geldi. Onlarca yakınımdan bana bu haberin linki gönderildi, sosyal medyada konuşuldu, WhatsApp gruplarında paylaşıldı.

İtalyan ve Fransız mutfağının çok aranan lezzetlerinden biri olan trüf mantarına Türkiye’deki bu ilgi şaşırtıcı. Ancak Erzurum’dan gelen haberin pek çok bilinmeyen tarafı var.

Birincisi; bulunan bu 22 tonluk muazzam büyüklükteki toprak altı mantarı hangi cins? Fransa ve İtalya’dan bildiğimiz trüf mü, yoksa bizim “keme” mi? Yer altındaki bu rezerv köpeklerle bulunduğuna göre “trüf” olma ihtimali daha yüksek.

İkincisi; bu mantarı bulmak kadar tam zamanında yerin altından çıkarmak da son derece hassas bir iş. Fransa ve İtalya’da mantarı bulan domuzlar ve köpekler özel yetiştiriliyor. Sadece olgunlaşmış ve çıkarılma zamanı gelmiş mantarı işaret ediyor bu hayvanlar.

Üçüncüsü, pazarlama… Gerçekten Erzurum’da bu kıymetli beyaz veya siyah trüf mantarı bulunduysa dünya çapında fiyatları düşürücü bir etkisi olabilir; Türkiye bunu pazarlarken dünya piyasa şartlarını mutlaka göz önüne almalı.