22-07-2026
İsmet Berkan

Bu kadar sıkışan gazı Türkiye daha ne kadar kaldırır?

Bu kadar sıkışan gazı Türkiye daha ne kadar kaldırır?

Siyasetten de söz edeceğim ama önce ekonomi konuşmak istiyorum.

İstanbul Sanayi Odası’nın her yıl yapıp yayınladığı bir araştırması var. Türk sanayiinin en büyük 1000 firmasını sıralıyorlar. Önce ilk 500, sonra ikinci 500 yayımlanıyor.

Son iki yıldır bu araştırma, Türkiye’de sanayideki şirketlerin nasıl bir ağır finansman yükü altında olduklarını, yatırım yapmak bir yana, kâr elde etmekte zorlandıklarını net biçimde gösteriyor.

Bu yıl açıklanan ikinci 500 listesindeki şirketler, bütün gelirlerinin (cirolarının) yüzde 97’sini “finansman giderlerine” harcamıştı. Finansman gideri, yani kredi ana para ve faiz ödemelerine.

Sanayinin ciro ve kârlılık açısından en büyük 1000 şirketinde durum buysa, geri kalan yüzbinlerce şirkette yaşananları siz düşünün.

Aslında bu konuda en kapsamlı veri hiç kuşkusuz bankaların elinde var; keşke o veriden yapılan analizleri görmek mümkün olsa. Merkez Bankası’nın ekonomistleri acaba o verilere ulaşabiliyor mu? Onlar bir makale yazsa da, durumu daha iyi görebilsek keşke…

Şirketler kesiminin bu denli yüksek finansman yükü altında olmasının tek bir sebebi yok. Ana sebep faizlerin yüksek olması elbette ama bu yüksek reel faizlere ekonomik yavaşlama, yani satışların düşmesi, yüksek enflasyon ve enflasyonla mücadele adı altında döviz fiyatlarının baskı altına alınıp TL’nin değerlenmesinin eşlik etmesi ortaya bir “mükemmel fırtına” çıkarıyor.

Türkiye’de enflasyon eğer TÜİK’e inanıyorsak kabaca yüzde 32. Ama ticari kredi faizleri yüzde 50’lerde.

Enflasyon ile faiz arasındaki bu dehşet farkın sebebi, Merkez Bankası’nın “makro ihtiyati tedbirler” adı altında, bankalara şirketlere kredi vermeyi zorlaştırması, kredileri baskı altında tutmak istemesi.

Bir enflasyonla mücadele programı bir, bilemediğiniz iki yıl sürdüğünde bu çeşit baskılar katlanılabilir şeyler ama Türkiye’de bankaların şirketlere kredi vermesine getirilen engeller en azından 4 yıldır devam ediyor. Üstelik enflasyon da düşmüyor, işte geldiği yer yüzde 32; yıl sonunda da iyimser ihtimalle 29 olacak.

Dünyada büyük bir değişim ve dönüşümden geçiliyor; sanayi üretimi büyük ölçüde robotlara ve yapay zekaya dönüşmeye çalışıyor. Yani, yarın dünyada rekabetçi kalabilmek isteyen bütün şirketler, Avrupa’dan Asya’ya, Amerika’dan Afrika’ya kadar her yerde teknoloji yatırımları yapıyor.

Bu dönüşüm çağının ortasında Türk sanayisi yatırım falan yapamıyor, verimlilik artışını destekleyecek ve yarın rekabetçi kalabilmesini sağlayacak dönüşüme teşebbüs bile edemiyor.

Bu böyle devam ederse Türkiye sanayi alt yapısının önemli bir bölümünü kaybedebilir; kalan sağlar kimseye yetmeyebilir.

Tayyip Erdoğan iktidarı geride kalan haftalarda enflasyonla mücadele programında değişiklik yapacağını ima eder tarzda 1 trilyon liralık bir kredi destek paketi açıkladı. Ama bu paket, büyük olasılıkla iktidar tarafından tercih edilen firmalara verilecek; genele yayılmayacak. Zaten genele yayılacak bir kredi genişlemesine 1 trilyon lira hiçbir biçimde yetmez.

Bu da tabii beraberinde kayırmacılık/yandaşlık tartışmalarını getirecek ve meselenin ucu yeniden siyasete bağlanacak.

Şimdi konuyu hafifçe yan bir meseleyle değiştireyim. Hazine Bakanlığı Salı günü iki ayrı iç borçlanma ihalesi yaptı ve toplamda 95,3 milyar borç aldı. Hazine’nin trilyonluk iç borçlanma takvimi içinde görece küçük bir miktar ama bence etkisi büyük.

Bu borçlanmalardan biri hayli kısa vadeliydi, 7 aylık. Piyasa, Hazine’ye 7 aylığına 43,5 milyar lira borcu yüzde 41,44 faizle verdi.

Bana soracak olursanız dehşet bir rakam. Önümüzdeki yedi ayda ne kadar enflasyon bekleniyor ki faizi yüzde 41,44 oluyor?

Hazine’nin öteki borçlanması ise 2 yıl vadeliydi. Onda da faiz yüzde 41,99 oldu.

Aynı hazine daha birkaç ay öncesine kadar yüzde 36-37 ile borç alabiliyordu. Bu rakamlar, piyasanın seçim beklediğine, seçimde ekonomideki iplerin koyverileceğini düşündüklerine işaret ediyor bence. 

Yoksa enflasyon yüzde 32’ye inmiş ve daha da indirmek için programın sadakatle uygulanacağı defalarca ilan edilmişken daha yüksek enflasyon beklemenin başka bir izahı yok.

Sanayi finansman yükü altında ezilir ve yüksek kredi faizlerinden şikayet ederken piyasanın Hazine’den daha yüksek faiz talep etmesi, Türk ekonomisindeki devasa gaz sıkışmasının şimdilik görünen yüzü.

Nasıl sanayici eline geçen bütün parayı finansman yüküne harcamak zorundaysa Hazine de aynı durumda: Eldeki bütün para artık iç borçlanma faiz ve ana paralarına ödeniyor, geriye öyle serbestçe saçılacak para kalmıyor.

Tayyip Erdoğan iktidarı, hayat pahalılığından şikayet eden vatandaş ile paranın artan fiyatının yarattığı sonuçlar arasında fena halde sıkışmış durumda.

Bazı yabancı bankaların tahlillerine de yansımaya başladı; artık Merkez Bankası’nın kuru bu şekilde tutamayacağı, belli bir miktar kur yükselişine izin vermek zorunda kalacağı açıkça yazılıp çizilmeye başlandı. Merkez’in faiz indirmesini ise kimse beklemiyor artık.

Kaldı ki, cari açıktaki hızlanan artış, Türkiye’den yurt dışına sermaye çıkışının durdurulamaması, Tayyip Erdoğan iktidarını zorlu bir tercihle karşı karşıya bırakıyor: Dolar kurunun şimdi yükselmesine izin verilmesi ve bu yükselmenin kontrol altında tutulmasının umulması ile gelecekte piyasanın Merkez Bankası’nı bu yükselmeye zorlaması ve kur artışının kontrol edilemez hale gelmesi arasında bir seçime…

Tayyip Erdoğan bu çıkmaza ve başarısızlık sarmalına kendi kendine girdi, kimse onu zorlamadı. Siyasete polis-adliye eliyle müdahale etmese, özgürlükler düzenini bu denli sarsmasa ve eleştiriye izin verse, bugün ekonomi çok daha farklı bir noktada olabilir, Erdoğan da yeniden seçim kazanmak için ümitlenebilirdi.

Bugün ise, aynen 5 yıl önce olduğu gibi her an büyük bir krizin eşiğinde bir ekonomi, onun seçilme şansını her geçen gün biraz daha azaltıyor. Üstelik bugün 2023 seçimi öncesindeki kadar cephanesi de yok.

Yeni Parti yola çıktığına göre….

Yeni Parti yola çıktığına göre….

Önce hapisteki Ekrem İmamoğlu, ardından Özgür Özel son iki aydır durup durup aynı şeyi, Kartacalı komutan Hannibal’in meşhur sözünü söylüyorlar: Ya bir yol bulacağız ya da (yeni) bir yol açacağız!

Dün bu köşede anlatmaya çalıştım, CHP içinde “yol bulma” imkanları sadece çok kısıtlı değil, yok.

Ortada ne bir yazılı hukuk ne de aynı partide olmaktan kaynaklanan bir “yoldaşlık” kaldığı için CHP içinde durmaya devam etmek anlamlı değil.

Özel, yeni bir parti kuracaklarını resmen açıklayıp CHP’ye de veda etti ama bu sabah itibarıyla da henüz CHP’den istifa etmiş, yeni bir parti kurmak için dilekçesini İçişleri Bakanlığına vermiş değil.

Kim bilir, belki Kemal Kılıçdaroğlu’na son bir uzlaşma için el uzatıyor bu davranışıyla. Kılıçdaroğlu, “Gelin olağanüstü kurultay yapıyorum” veya “Olağan kurultay takvimini sıkıştırdım, en geç kasım ayı başında kurultayımız gerçekleşir” diyecek olsa, yeni parti kuruluşu anında askıya alınır, dün partiden ayrılan 400 bine yakın üye de geri döner.

Ama Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu cümleleri söylemesi bana bile büyük sürpriz olur, o yüzden CHP’den kopuşlar bugünden başlayarak hızlanacaktır diye düşünüyorum.

Yeni partiye 94 milletvekilinin katılacağı söylendi dün en son. Benim tahminim bu sayının daha da artacağı, hatta 120’ye kadar ulaşacağı yönünde.

Şimdi merak ettiğimiz konu, iktidar kanadının bu yeni partiyi engellemek için neler yapacağı, hangi şapkadan hangi tavşanları çıkaracağı…