25-07-2026
İsmet Berkan

Umarım yanılıyorumdur ama Yeni Parti o kadar da ‘yeni’ değil

Umarım yanılıyorumdur ama Yeni Parti o kadar da ‘yeni’ değil

Bazılarının burun kıvırıp küçümsediği Ak Parti’nin nasıl kurulduğuna, kuruluş öncesi çalışmalara bire bir tanıklık etmiş bir gazeteciyim.

Kurucu ekip, evet Fazilet Partisi içinde ucu ucuna kongre kaybeden “Yenilikçi”lerden oluşuyordu. Partilerinde siyasi yasaklı Necmettin Erbakan’ın gölgesine itiraz ediyorlardı ve Türkiye’nin geldiği yol ayrımında (merkez sağın ve solun hep birlikte çöküşü) kendi siyasi akımlarına bir fırsat penceresi açıldığını düşünüyorlardı. Ama bu fırsat penceresinden yararlanmanın yolu olduğu gibi kalmaya devam etmek olamazdı. O yüzden zaten isimleri “Yenilikçi”ydi.

Sadece benim gibi farklı düşünenler dahil binlerce kişiyle temas edip görüş toplamadılar, daha önemlisi bugün artık kendi köşesinde hala bilim yapmaya devam eden Prof. Dr. Beşir Atalay ve ekibine son derece kapsamlı bir kamuoyu araştırması ısmarladılar. Araştırmanın temel sorusu şuydu: Türkiye’de seçmen nasıl bir siyasi parti istiyor ve arıyordu?

Bugün çoğu kişi baktığında bir tek Tayyip Erdoğan görüyor ama bana soracak olursanız en azından altı ayrı Tayyip Erdoğan gördük biz ömrü hayatımızda.

İstanbul Belediye Başkanı olan Refah Partili Tayyip Erdoğan bunlardan birincisiydi.

İkinci Tayyip Erdoğan 2002’den kabaca 2007’ye kadar gördüğümüz Erdoğan’dı. Partiyi “eşitler arasında birinci” olarak yönetiyor, pek çok bakımdan kendi ekibinden daha uzlaşmacı davranıyordu.

2007-2011 arası Erdoğan yavaş yavaş bugünkü dediğim dedik Erdoğan’a doğru evriliyordu; çünkü onu dengeleyen Abdullah Gül artık Çankaya’daydı.

2011 seçimi sonrası seçimi tek başına kendisinin kazandığını düşünen Erdoğan’ı tanımaya başladık. Otoriter eğilimleri ortaya çıkıyordu.

2014 başından itibaren, yani 17-25 Aralık operasyonlarından itibaren ise bugünkü Tayyip Erdoğan’ın resmi belirginleşti.

Tabii bir de 2018 sonrası Erdoğan var. Artık açıkça tek adam, tek karar verici, tek uygulayıcı.

Ama Erdoğan’ın bu değişimi bizi yanıltmasın; bence Ak Parti’nin yola çıkış hikayesi bugünkü Yeni Parti için göz önüne alınması gereken bir örnek.

Ak Parti topluma “Nasıl bir siyasi parti istiyorsunuz” diye sorarak ortaya çıktı ve özellikle 2007’ye kadar yola çıkış vaatlerinin tamamına sadık kaldı, tamamını hayata geçirmek içim çaba sarf etti.

“Neden yeni bir partiye ihtiyaç olsun ki” sorusuna samimi biçimde cevap arandı ve o cevap uyarınca bir parti kuruldu.

Bana soracak olursanız, Tayyip Erdoğan’ın geçirdiği o müthiş değişim ve bugün karşımızda olan Erdoğan bugün Türk siyasetinde yepyeni bir fırsat penceresinin açılmasına neden oldu.

Erdoğan siyaseti o kadar şahsileştirdi, Ak Parti’ye esas gücünü veren istişare, toplumun geri kalanıyla da konuşma özelliklerini öyle yok etti ki, siyaset alanında çok büyük bir boşluk doğmasına neden oldu.

Düşünün, eskiden Meclis bir yasa çıkaracağında Ak Parti o yasanın şu veya bu kadar tarafı olan bütün sivil toplumu davet eder, Meclis komisyonunda onların görüşlerini dinlerdi. En muhalif sivil toplum örgütleri bile görüşlerinin yasalara yansıdığını yaşadı o yıllarda.

Bugün bir yasanın çıkacağından Ak Parti milletvekillerinin bile son saniyede haberi oluyor. O kadar istişaresiz, o kadar tek merkezden ve kimseye sormadan hazırlanıyor yasalar. Cumhurbaşkanlığı kararnamelerini ve kararlarını ise saymıyorum bile.

Siyaset, doğası gereği ortak iyinin, doğrunun ve güzelin bulunması için açık tartışma ortamı demektir. Oysa Tayyip Erdoğan hepimiz adına iyiyi, doğruyu ve güzeli kendisinin bildiği iddiasında. Öyle olduğu için de siyaseti yok ediyor ve söylediğim fırsat penceresini muhaliflerine açıyor.

O pencereyi en iyi gören muhalif siyasetçi Ekrem İmamoğlu oldu. 2019 İstanbul seçimini daha önce hiç tanınmayan bir siyasetçi olmasına rağmen bu fırsat penceresini sonuna kadar kullanarak kazandı. Çünkü o “hep birlikte yönetmeyi” öneriyordu; o birliktelik, kimseye ayrım uygulamamak mesajı çok kısa sürede bütün İstanbul’da ve Türkiye’de benimsendi.

Erdoğan’ın daha ilk günden İmamoğlu’nu kendine rakip görmesi boşuna değildi ve sonunda onu belden aşağı yöntemlerle engellemeye kadar vardırdı işi.

Ama İmamoğlu siyaset tarzı, özellikle 2024’te elde ettiği ikinci zaferle birlikte durdurulamaz bir harekete dönüşmüş, Özgür Özel’in CHP’ye genel başkan seçilmesini İmamoğlu sağlamış ve böylece bu tarz CHP’nin tarzı haline gelmişti.

Yaşananları tekrar etmeyeceğim, Erdoğan kendi fabrika ayarlarına artık istese de dönemeyeceğini gördüğü için Türkiye’de siyaseti bugün bildiğimiz noktaya getirdi ve aslında CHP’ye, Kemal Kılıçdaroğlu’nu yeniden başa geçirerek çok daha yeni ve büyük bir fırsat penceresi açtı.

O pencere CHP’deki İmamoğlu ekolüne kendine sıfırdan yeni bir siyasi parti kurma imkanı veriyordu.

24 Temmuz cuma günü bu imkan kullanıldı. Şimdi potansiyel olarak CHP’den çok daha büyük bir siyasi parti, oy oranı yüzde 50’lere varacak bir siyasi hareket oluşturma imkanı var aslında.

Ama acaba o imkan doğru kullanıldı mı?

Biliyorum, daha dün bir bugün iki. Böyle konuşmak yerine bekleyip fırsat vermek gerekir. Ama birinci gün gördüğüm, bana bu imkan yeterince iyi kullanılmış diye düşündürmedi.

Parti programları pek az kimsenin umurunda olan metinlerdir ama yine de Yeni Parti’nin programının adındaki “yeni” sıfatına layık olmasını, bunun için bir çaba gösterilmiş olmasını dilerdim. Oysa onun yerine CHP programı kes-kopyala yapılmış, bazı değişiklik ve düzeltmelerle olmuş Yeni Parti programı.

Türkiye’nin ikinci bir CHP’ye ihtiyacı yok; CHP orada duruyor zaten. Evet, yönetimine el konmuş, parti kendi sahiplerinden çalınmış durumda ama bunun uzun süre sürdürülemez bir durum olduğu belli.

Dün de yazmaya çalıştım, “yeni” sadece bir kelime değil, gerçekten yeni olmak gerekir, bu da “eski”den tamamen kopmadan olmaz. Oysa anlıyoruz ki Yeni Parti’nin kurucularının aklı CHP’de kalmış durumda. Kurdukları partiye CHP’nin Altı Ok’unu özellikle ve vurgulayarak almışlar.

Bundan 24 yıl önce Ak Parti yola çıkarken halka “Nasıl bir siyasi parti istiyorsunuz” diye sormuştu, Yeni Parti’yi kuranlar “Neyimiz yeni olacak” diye kendilerine bile sormamışlar galiba.

Yanılıyor olmayı diliyorum, umarım Yeni Parti sahiden “yeni” olur.

Yeni Türkiye Partisi’ni hatırlıyor musunuz?

Yeni Türkiye Partisi’ni hatırlıyor musunuz?

Türkiye’nin benim hatırladığım siyaseten en krizli yılı 2002’ydi. Başbakan Bülent Ecevit hastaneydi. Bir yandan Ak Parti kuruluyordu, bir yandan da artık sağlığı başbakan olmaya izin vermeyen Ecevit’in bu görevden çekilmesi için hem kendi partisi içinden hem dışından iş dünyasından silahlı kuvvetlere kadar baskı vardı.

Bir noktada Ecevit ona en yakın ve en sadık kişi olan Hüsamettin Özkan’ın kendisinin çekilmesini isteyen “komplo”nun parçası olduğuna hükmetti ve Hüsamettin Özkan’ı görevden aldı. (Ecevit, o güne kadar Özkan’a o kadar güveniyordu ki, maaşını çekmek için kullandığı ATM kartı bile Özkan’da duruyordu, Hüsamettin Özkan o koalisyon hükümetinin fiili yöneticisi gibiydi.)

Hüsamettin Özkan’ın ayrılması arkasından bir tsunami getirdi. İsmail Cem ve Kemal Derviş de ona katıldı ve bir parti kurdular. Ecevit’in DSP’sinin 136 milletvekilinden 63’ü bu yeni partiye geçti. Partinin adı ‘Yeni Türkiye Partisi’ydi.

Dar vakitte alelacele kurulan ve aslen reaksiyoner bir parti oldu YTP. Kendisini Ecevit’in DSP’sinin yerini alacak “yeni sol” bir parti olarak tanımladı. Kemal Derviş de, İsmail Cem de hatırı sayılır entellektüel birikime sahip insanlardı ama yazdıkları program “yeni” bulunmadı, kurdukları parti “fırsatçı” görüldü.

Sonuçta 2002 seçiminde Ecevit’in DSP’si de, yeni kurulan YTP de büyük hüsran yaşadı. O seçimde Ak Parti yüzde 34,28’le tek başına iktidar, CHP ise yüzde 19,39 oyla tek başına muhalefet partisi oldu. DSP yüzde 1,22, YTP de yüzde 1,15 oy alabilmişti.

Halk “yeni”ye değil, bir önceki seçimde baraj altında bıraktığı eskinin CHP’sine rağbet etmişti.