04-08-2026
İsmet Berkan

Eldeki yegâne araç çekiçse…

Eldeki yegâne araç çekiçse…

Meşhur sözü bilirsiniz zaten ama ben yine de söyleyeyim: “Eğer elinizdeki yegâne araç çekiçse, bütün sorunlar size çivi gibi gözükmeye başlar…”

Bu sözü çok severim ve sık sık kullanırım, çünkü bana insan hayal dünyasının kısıtlılığını hatırlatır.

Güncel medya ortamı, ister istemez bütün toplumları atomize ediyor, yani minik minik parçalara ayırıyor. Bu sadece Türkiye’nin meselesi değil; dediğim gibi, bütün dünyada bu atomizasyon yaşanıyor.

Bu parçalanma içinde herkes kendini minik, sabun köpüğü bir gündemin değil; ulusal çapta gündemin parçası yapmaya uğraşıyor.

Sosyal medyanın kendi algoritmaları da bu çabayı gösteren insanlara ciddi destek veriyor; kavga çıkaranları, çığlık atanları öne getirerek onlara ulusal gündemin parçası olma imkânı yaratıyor.

Düne kadar aralarındaki entelektüel tartışmaları ilgiyle izlediğim bazı akademisyenlerin bile akademideki fildişi kulelerindense gündelik siyaset gündeminde önde olmak istemelerini, bütün dünyayı da sosyal medyada önlerine düşen şeylerden ibaret sanmaya başlamalarını dehşet içinde seyrediyorum.

Ama beni esas dehşete düşüren şey, sosyal medyada hemen hemen herkesin, herhangi bir tartışmanın bir noktasında mutlaka karşısındaki kişi için “Atın bunu içeriye” demeye başlaması.

En son aslında gayet entelektüel bir tartışma olan “Post-Kemalizm” ve “Post-Post-Kemalizm” tartışmasında bir kişinin “Bir an önce hapse atılması gerekenler” diye liste yaptığını görmek, benim şapkamın kafamdan uçmasına neden oldu.

Şöyle bir düşünecek olursak, ülkemizde epey bir zamandan beri en çok kullandığımız söz, “Atın şunu içeriye” cümlesinin çeşitli söyleniş biçimleri olmalı aslında.

“Yargılama tutuksuz olmalı, tutuklama peşin kesilmiş bir cezaya dönüşmemeli” diye mangalda kül bırakmayan insan hakları taraftarlarının bile zaman zaman dönüp, “Falanca nasıl tutuksuz yargılanır, nasıl serbest bırakılır?” diye bağırabildiği bir ülkede yaşıyoruz.

Sadece Akın Gürlek için değil, bugün ona en muhalif olan kesimler için bile birilerini hapse atmayı istemek en sıradan, en gündelik isteklerden birine dönüşmüş durumda.

Çok tuhaf değil mi? Aslında neredeyse ortak gündemi olmayan bir toplumun ortaklaştığı noktanın birini hapse atmak istemek olması…

Her konuda atomizeyiz ama bir konuda birleşiyoruz: Hepimizin hapse atmak istediği birileri var.

Daha fenası, toplumun bir kesimi için bu dileğin her seferinde gerçekleşiyor olması, toplumun diğer kesimlerinin ise aynı güç kendilerinde yok diye sinirlenmesidir.

Hepimiz de bir anlamda ortaya bir sorun çıktığında sorunu çıkaranın hapse atılacağından neredeyse eminiz.

Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın veya Etimesgut Belediye Başkanı Erdal Beşikçioğlu’nun tutuklanacağından hiçbirimiz kuşku duymadık. Çünkü buna alıştırıldık.

Komedyen Deniz Göktaş neden tutuklu? Hiçbirimiz yadırgamıyoruz bile.

Geçen gün, 10Haber yazarı Ertuğrul Özkök hakkında “Cumhurbaşkanı’na hakaret”ten soruşturma başlatıldığı haberi geldiğinde benim ilk aklıma gelen şey, “Eyvah, Ertuğrul’u hapse atacaklar” cümlesi oldu. Oysa bu şart değil; Özkök pekâla tutuksuz olarak soruşturulabilir, savcılık hakkında dava açmaya karar verirse yargılaması da tutuksuz yapılabilir. Ama biz bu “normal”i çoktan unuttuk.

Veya tamamen ilgisiz bir konuyu, Bennu Gerede’yi düşünün. Neymiş, boynunda kolye gibi vibratör taşıyormuş. Bu niye suç olsun? Türkiye’de ticari olarak serbestçe satılan bir cinsel tatmin aracını üstünde bulundurmak neden “müstehcenlik” olsun? Şimdi Bennu Gerede’yi de hapse atmaya uğraşıyoruz.

Elde yegâne araç bu, yani birini hapse atmak olunca her mesele bize çivi gibi gözükmeye başlıyor ve çözümü onu da hapse atmakta buluyoruz.

Trump ve Netanyahu’nun İran’a hediye ettiği bu zaferin sonuçlarını biz yaşayacağız

Trump ve Netanyahu’nun İran’a hediye ettiği bu zaferin sonuçlarını biz yaşayacağız

Bu yılın Şubat ayının 27’sinde Hürmüz Boğazından yaklaşık 130 ticari gemi geçti. Bunların bir kısmı petrol ve doğal gaz tankeriydi, bir kısmı yük gemileri.

Ertesi sabah İsrail ve ABD ortada bir provokasyon bile yokken, durduk yerde İran’a saldırdılar.

İran liderliğini öldürdüler, ülkeye büyük hasar verdiler ama İran’ı deviremediler, tam tersine savaştan bir ay önce en zayıf durumuna düşen rejimi daha da güçlendirdiler, daha sertlik yanlılarının ülke içinde güç kazanmasına neden oldular.

Şimdi The New York Times’da çıkan habere bakılacak olursa, Başkan Trump gereksiz yere başlattığı bu savaşın ardından Hürmüz Boğazı gibi bütün dünya için kritik önemde olduğu anlaşılan bir deniz geçiş yolunun kontrolunu tamamen İran’a ve Umman’a bırakmayı kabul etmeye hazırlanıyor.

İran’ın eline nükleer silahtan daha güçlü bir caydırıcılık veriyor ve rejimi böylece dokunulmaz kılıyor. Bundan sonra İran rejimin saldırganlıklarına, mesela Hizbullah’ı silahlandırmaya devam etmesine, Irak içinde ciddi silahlı güçleri beslemesine, Yemen’i ikiye bölmesine ve dünyanın başka yerlerinde kim bilir neler yapıp vekil güçler oluşturmasına kim nasıl engel olacak?

İran’la biz aynı bölgede yaşıyoruz ve İran’ın elinde bu gücün olması demek daha sık aralıklarla bölgesel çatışmalar yaşanması demek.

İran eline böyle bir güç geçirdiğinde Suriye’nin ve Irak’ın istikrarı, “normalleşmesi” nasıl sağlanacak? Ya İran buna izin vermezse?

Trump ve Netanyahu’nun İran’a hediye ettiği bu zaferin sonuçlarıyla biz Türkiye olarak yaşamak zorunda kalacağız.