
Mekke Paktı: Tarih tekerrür mü ediyor, yoksa bu kez farklı mı?
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın bir ortak güvenlik anlaşması imzalamak istediği epeydir biliniyordu.
Cuma sabahı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan uçağına binip Suudi Arabistan’a giderken pek azımız Erdoğan’ın oraya bu güvenlik anlaşmasını imzalamaya gittiğinin farkındaydı. Ama birkaç saat sonra haberi ve fotoğrafları geldi. Mekke’de buluşan Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘Mekke Paktı’nı imzalamıştı.
Haberi duyup da yaşı yetenlerin aklına hemen ‘Bağdat Paktı’ ve daha sonra aldığı isimle CENTO geldi.
Bağdat Paktı, 1955 yılında Türkiye, Pakistan, Irak ve İran’ın katılımıyla kurulan, içinde Birleşik Krallık’ın da bulunduğu, ABD’nin ise “gözlemci” olduğu bir güvenlik örgütüydü. Bir anlamda ‘İslam NATO’su’ gibiydi; amacı Sovyetler Birliği’ni güneyden de çevrelemek olan bir örgüttü.
Aynen NATO anlaşmasındaki ve dün imzalanan Mekke Paktı’nda olduğu gibi, üye ülkelerin birinin saldırıya uğraması halinde tamamının saldırıya uğramış gibi davranmasını öngörüyordu bu pakt.
Ama tabii hemen arkadan tepkisini getirdi. Önce Mısır’da, sonra Suriye’de darbeyle yönetime gelen Baas Partisi, tam tersine Sovyetler Birliği ile yakınlaşmaya başladı ve Irak başta olmak üzere bu pakta katılan ülkelere tepki gösterdi.
Ardından 1959’da Irak’ta bir Baasçı darbe oldu, Kral Faysal ve Başbakan Nuri Paşa görevden alındı, Irak cumhuriyet’e dönüştü ve pakttan ayrıldı.
Irak gidince Bağdat Paktı adını “CENTO” (Central Treaty Organization- Merkezi Antlaşma Teşkilatı) olarak değiştirdi.
İkinci büyük delik 1971’de Pakistan-Hindistan Savaşı’nda açıldı. Pakistan, Türkiye ve İran’dan umduğu yardımı göremeyince bu örgütten ayrılıp o zamanlar pek moda olan “Bağlantısızlar Örgütü”ne katılmayı düşünmeye başladı.
Derken İran’da İslam Devrimi oldu, Şubat 1979’da Humeyni ülkeye geri döndü, Şah ise ülkesinden kaçtı. Bunun sonucu olarak Mart 1979’da birer gün arayla önce Pakistan ardından İran da CENTO’dan ayrıldı ve Türkiye bir başına kalınca örgüt de kapatıldı.
Bu örgüt bizim iç politika tarihimize, 27 Mayıs 1960’daki askeri darbeyi radyodan duyuran Albay Alparslan Türkeş’in “NATO’ya ve CENTO’ya bağlıyız” demiş olmasıyla geçmişti.
Biz bağlıydık ama başkaları kendilerini bağlı hissetmiyordu, CENTO falan kalmadı.
1950’lerde CENTO’yu kurulmaya iten başlıca sebep Soğuk Savaş’ın varlığıydı ve CENTO’yu bölge dışı bir aktör, o zamanlar hâlâ kendini küresel bir güç sanmaya devam eden Birleşik Krallık iteleyerek kurdurmuştu.
Bugünse bu Mekke Paktı’nı itekleyen, sürükleyen bir bölge dışı aktör yok.
Amerika’nın böyle bir pakt kurulmasından ne kadar memnun olduğu son derece şüpheli; çünkü İsrail bu pakta şüpheyle yaklaşıyor.
Ama gerçek şu ki Mekke Paktı aslında İsrail’e değil İran’a karşı kuruluyor ve bu pakt kurulsun diye en fazla uğraşan ülke olan Türkiye kendi savunma sanayii ürünlerini satabilmeyi hedefliyor.
Nitekim İran paktın kendisine karşı kurulduğunu hemen anladı ve anında tepkisini verdi.
Türkiye, İslam Devrimi’nin ilk yıllarından, İran-Irak Savaşı döneminden beri İran’ı kendisine tehdit olarak görüyor ama bir yandan da hep İran’la yakın işbirliği içinde kalmaya, ticaretini sürdürmeye çalışıyor.
Tayyip Erdoğan iktidarı yakın zamana kadar İran’a karşı bir “Sünni cephe” oluşturulması fikrine uzak duruyordu, bunu da hep “Hepimiz İslam kardeşiyiz” cümlesine dayandırıyor, bu ayrılığın altının çizilmesini çok istemiyordu.
Ama bir süre önce bu konuda fikir değiştirdi Tayyip Erdoğan ve bu savunma paktının kurulması için aktif çabalara girişti. İşte o çabaların neticesi Mekke’de atılan imzalar oldu.
İran’ın son ABD saldırıları sırasında Türkiye’ye “yanlışlıkla” üç füze atması, Suudi Arabistan’ın ise başkenti dahil pek çok yerini vurması paktı hızlandırdı.
Burada tabii Türkiye’nin adını koymadığı ama hayatın gerçeklerinin de artık tamamen zorunlu kıldığı bir durum daha var: Ülke savunmasında ABD’ye ve Batı’ya bir yere kadar güvenebilir Türkiye elbette ama aslında kendi göbeğini kendisinin kesmesi de gerekiyor.
NATO kaç savunma füzesi verebilir? Kaç anti-dron aracı verebilir? Günümüz savaşlarında bu kapasiteye ülkelerin kendisinin sahip olması şart. İşte bakın İsrail’e, savunma füzeleri tükenince sesi de kesildi. Benzeri bir durum Suudi Arabistan için de geçerli. Bu ülke hava savunması neredeyse tamamen ABD’ye emanet ve işte görüyorsunuz, Yemen’deki Husiler canlarının çektiği her hedefi vurabiliyor Suudi Arabistan’da. (Savaş sırasında İran, ABD’nin Riyad’daki Büyükelçilik binasını vurdu, unutmayın.)
1955’teki CENTO’dan farklı olarak bugün Mekke Paktı, imzacı ülkelerin doğrudan kendi bölgeleriyle ilgili yaptıkları uzun dönemli bir stratejik fikir değişikliğinin sonucu, yani bir anlamda ‘organik’ bir pakt.
Bu imzaları atmak ne Türkiye için ne Suudi Arabistan için ne de Pakistan için kolay bir karardı. İran’a artık düşmanlığını açıkça sergileme fırsatı vermek kimsenin çok hoşuna giden bir şey olmasa gerek.
Aslında çarpıcı biçimde bu pakt İsrail’e de bu bölgede kendi konumunu yeniden düşünme fırsatı veriyor. Saldırganlık ve yayılmacılıktan vazgeçecek, Filistin devletine izin verecek bir İsrail, kendi uzun vadeli güvenliğini bu paktta bulabilir veya aptalca bir şey yapıp bu paktı kendisine karşı düşmanca bir hareket olarak görmeye kalkabilir.

