15-08-2026
İsmet Berkan

Kabul etmesi zor belki ama acı gerçek bu: İnsan insana benzer

Kabul etmesi zor belki ama acı gerçek bu: İnsan insana benzer

Bir zamanlar pazarlamacıların sihirli kısaltmasıydı: CRM. “Si-Ar-Em” denince akan sular dururdu. İngilizce Customer Relationship Management (Müşteri İlişkileri Yönetimi) kelimelerinin kısaltmasıydı; sanki bilimsel ve masum bir şey gibi dururdu ama özü şuydu: Bütün firmalar müşterilerini deyim yerindeyse “fişliyordu” ve sonra bu “fişleme”nin neticelerine göre her bir müşteriye farklı farklı tekniklerle ürün pazarlanmaya çalışılıyordu.

Ama bir de gördük ki müşteri dediğimiz insanlar, yani sizler, ben, hepimiz aslında birkaç genel kategoriden oluşuyorduk. Aramızdaki benzerlikler, davranışlarımızda ayrılıklarımızdan daha fazla belirleyiciydi.

Bilgisayarlar her yere girdikten, internet ve e-ticaret başladıktan ve ortaya bugünkü yapay zekânın öncülü olan öğrenen algoritmalar çıktıktan sonra CRM birdenbire dev bir veritabanına ve o veritabanına dayalı öğrenen bir algoritmaya dönüştü.

Son 40 yılda yapılan yüzlerce bilimsel araştırmanın ortaya koyduğu, her sosyal medyaya girişinizde, her e-ticaret sitesini açışınızda, her Google’da arama yapışınızda, hatta artık her yapay zekâya girişinizde kendinizin de yüz yüze geldiği bir gerçek var: Irkı, dili, dini, kültürü ne olursa olsun insanlar arasındaki benzerliklerin sayısı şaşırtıcı derecede fazla, farklılıkların sayısı ise az.

Sürü hâlinde davranıyoruz, sürü hâlinde kararlar veriyoruz. “Bireysel davranış” veya “kendine özgülük” sandığımız şey, temelde bizim sürüyü öteki sürüden ayıran bazı detaylardan ibaret, o kadar.

O yüzden Amerika’da Harvard ve MIT üniversitelerinin —artık teknoloji buna el verdiği için— dünya üzerinde yaşayan 8,3 milyar kişiye karşılık gelen 8,3 milyar tane yapay zekâ “agent”ı (siz onu kişisi veya personası diye okuyun) yaratmasına şaşıracak hiçbir şey yok.

Sisteme bu 8,3 milyar kişi için şimdilik 1.290 farklı değişken tanımlanmış; zaman içinde sistem öğrendikçe bu değişkenlerin sayısı artacak, ayrımlar daha ince hale gelecek ve belki de karşımıza sayısı 8-10’u geçmeyen, hadi bilemediniz 20 olan ana insan tipolojisi çıkacak.

Büyük hayal; gelecekteki insan davranışlarını önceden belirli bir güvenilirlik düzeyinde tahmin edebilir hâle gelmek.

Yani diyelim piyasaya bir ürün çıkaracaksınız, siyasette ortaya yeni bir fikir atacaksınız, yeni bir film ya da dizi yapacaksınız… Buna gelecek tepkiyi önceden tahmin etmek bugün de bir ölçüde mümkün ama yarın o tahminlerinizin güvenilirliği daha da artacak.

Bugün kamuoyu araştırma şirketleri henüz tarihi bile belli olmayan seçimin sonucunu tahmin edebilmek için anket yapıyor; yarın o ankete ihtiyacınız kalmayacak. Hazırlayacağınız siyasi simülatör, seçmen davranışını belki yüzde 70-80 güvenilirlikte önceden tahmin edecek. Üstelik dediğim gibi bu tahmin giderek daha güvenilir, daha ince olmaya başlayacak; çünkü sistem her seferinde öğrenmeye devam edecek.

Bu bilgi sayesinde ortaya yepyeni bir durum da çıkabilecek: Gelecekteki davranışları önceden manipüle edip oluşturma imkânı.

Bunlar korkutucu olasılıklar…

Hepimiz Matrix filmini biliyoruz, bazılarımız bu filmin felsefi içeriğinden çok etkilendi.

Filmde bütün insanlık aslında bir bilgisayar simülasyonunun içinde hapistir; ama neyse ki bu simülasyon yazılımında bir “glitch” vardır. Ortaya Morpheus gibi, Neo gibi aslında yazılım olan karakterler çıkar ve yapay olarak birtakım kuluçka merkezlerinde yaşatılan gerçek insanları uyandırmaya çalışan bir yazılım isyanını başlatırlar.

Filmde bize söylenmeyen, o dev simülasyonu, yani Matrix’i kimin veya hangi gücün yaptığıdır. İnsanlığı sona erdirmiş bir yapay zekâ mıdır, yoksa uzaylılar mıdır, yoksa Tanrı mıdır… Bunu bilmeyiz. Bildiğimiz; kendi bireyselliğimizi, daha doğrusu kendi kaderimizi tayin hakkımızı savunmak için mücadele etmemiz gerektiğidir.

Bu tabii kurmaca bir öykü. Biz şu an burada gerçek hayatta yaşıyoruz ve bizim için bu simülasyonu kimin kurmakta olduğunu görüyoruz.

Mesele şu: Eğer biz zaten birey değilsek, kendi kararlarımızı kendimiz almıyor, onun yerine sürü davranışıyla bu kararlara yöneliyorsak bu simülasyona kızmanın, karşı çıkmanın bir anlamı var mı?

Yılda 34 milyar dolar sermaye Türkiye’den kaçarken…

Yılda 34 milyar dolar sermaye Türkiye’den kaçarken…

Merkez Bankası birkaç gün önce haziran ayına ait Ödemeler Dengesi rakamlarını açıkladı. Türkiye’nin haziran ayında 4,2 milyar dolar cari açık verdiğini öğrendik bu sayede. Yılbaşından bu yana cari açığımız geçen yılki 26 milyar dolar seviyesinden 35,5 milyar dolara yükselmişti; 12 aylık cari açığımız ise geçen yılki 37 milyar dolar seviyesinden 39 milyar dolara gelmiş dayanmıştı. Yani cari açıktaki artış hızlanıyordu.

Adı üstünde “Ödemeler Dengesi” hesabı; gelir ile gider kalemlerinin birbirini dengelemesi lazım. Denge oluşmayıp eksi bakiye meydana geldiğinde cari açık veriyoruz, artı bakiye olursa buna cari fazla diyoruz.

Peki, gelir-gidere bakalım. Dış ticaret açığı veriyoruz; bu açık 2026 Haziran’ında 8,5 milyar dolar. Yılın ilk altı ayında ise 35,5 milyar dolar.

Buna karşılık turizm geliri elde ediyoruz. Haziran ayında turizm geliri 6,8 milyar dolar; yılın ilk altı ayında ise 24 milyar dolar.

Ödemeler Dengesi rakamları sadece bu iki kalemden oluşsaydı cari açığımız haziranda aylık 1,7 milyar dolar, yılın ilk altı ayında ise 11,5 milyar dolar olacaktı.

Ama ödemeler dengesi hesabında bir de “birincil gelir” ve “ikincil gelir” adı verilen kalemler var. Burada daha önemli olan “birincil gelir” rakamları. Bunlar çok kabaca yurt dışından Türkiye’ye giren sermaye ile Türkiye’den çıkan sermayeyi anlatıyor.

Eskiden bu birincil gelir kalemi daha çok yabancı sermaye hareketleriyle bağlantılıydı ve Türkiye bu kalemde hep artı verir, zaten bu yolla oluşan artıyla cari açığını finanse ederdi.

Ama son birkaç yıldır bu tablo değişti. Hem yabancı sermaye hareketleri, Tayyip Erdoğan ve damadı Berat Albayrak’ın 2018-2019’dan itibaren yaptıkları yüzünden çok yavaşladı, küçüldü ve sık sık eksiye döndü hem de artık yerli sermaye hızla yurt dışına kaçar oldu. Bu kaçışı özellikle 2024’ten beri net biçimde gözlemleyebiliyoruz.

Şimdi cari açık hesabına geri dönelim. Dış ticaretin eksi bakiye etkisinin turizm gelirleriyle kapanamadığını söyledim zaten ama birincil gelir dengesinde artık öyle bir açık veriyoruz ki cari açığımız hem büyüyor hem de finansmanı artık iç kaynaklarla (Merkez Bankası rezervi kullanılarak) yapılıyor.

Haziran ayında birincil gelir dengesi eksi 1,8 milyar dolar olmuş. O ay Türkiye’ye yurt dışından 764 milyon dolar gibi mütevazı bir rakam girmiş, buna karşılık 2,5 milyar doları aşkın para çıkmış.

Yılın ilk altı ayında giren para 4,5 milyar dolar; çıkan para ise 17,3 milyar dolar.

Son 12 aya baktığınızda giren para 10 milyar dolar, çıkan para ise 34 milyar dolar.

Ödemeler dengesinin finansman hesabına baktığımızda Merkez Bankasının haziranda 1 milyar dolar rezerv satarak cari açığın finansmanına katkıda bulunduğunu görüyoruz. Banka, ilk altı ayda toplam 32 milyar dolarlık rezerv satışı yapmak zorunda kalmış cari açığı finanse etmek için.

Bunlar çok acı rakamlar.