
Türkiye-İsrail Savaşı İhtimali: Durum Sandığımızdan Daha Ciddi
Tel Aviv’de büyük bir askerî kışlanın ortasında, bir zamanlar ev olarak inşa edildiği belli iki katlı, mütevazı görünüşlü bir binadan içeri girdik.
Burası, İsrail’in “tarihî” (o tarih 1948’de başlıyor, çok da eski değil) başbakanlık ve savunma bakanlığı binasıydı. Bina sahiden küçük, bir zamanlar İsrail’in kurucusu Ben-Gurion’un ofisiymiş; biz o sırada İsrail Başbakanı olan Ariel Sharon’la görüşecektik.
Küçük bir odaya girdik, Sharon kapıda bizi karşıladı, ellerimizi sıktı. Makam masasına oturdu, biz de beş kişiydik, sandalyelerle o masanın karşısına dizildik. Odada hareket edecek yer kalmamıştı.
Çok uzun sohbetten bugün en çok aklımda kalan şey, Sharon’ın gençlik yıllarında Türkiye’yi nasıl adım adım gezdiğini, tek başına ülkede dolaştığını anlatmasıydı. “İsrail’de” dedi, “Hayatında en az bir kere Türkiye’ye gitmemiş tek bir kişi bulamazsınız.”
O zamanlar Türkiye-İsrail ilişkilerinin doruk yıllarıydı; sahiden Türkiye’ye İsrail’den sürekli uçaklar dolusu turist geliyordu.
Bugün, son üç yıldır Türkiye’ye İsrail’den uçak inmiyor. Gazze’de İsrail’in yürüttüğü savaş sırasında THY uçuşlarını durdurdu. Türkiye’ye zorunlu iniş yapan bir İsrail uçağına benzin verilmesi bile olaya dönüştü.
Ne oldu da Türkiye ile İsrail ilişkilerinde bir uçtan ötekine savrulduk?
Her şeyin başlangıcı, Sharon’ın beyin kanaması geçirip komaya girmesinin ardından Başbakan olan Ehud Olmert’in Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la 22 Aralık 2008’de Ankara’da yaptığı 4,5 saatlik bir yüz yüze görüşmeden sadece dört gün sonra Gazze’ye yönelik ‘Dökme Kurşun’ operasyonunu başlatmasıydı. Erdoğan’ın Başbakanlık konutunda beş saate yakın ağırladığı, gecenin bir saatinde puro içmek istediği için Ankara’da özel olarak puro buldurttuğu ve sigara dumanı girmemiş odasında puro içmesine izin verdiği Olmert ona Gazze operasyonuyla ilgili hiçbir şey söylememişti. Erdoğan bunu ‘îhanet’ olarak niteledi..
O sırada Türkiye, İsrail ile Suriye’yi yıllar sonra barışa kavuşturmak üzere dolaylı görüşmelere moderatörlük yapıyordu; hem İsrail hem Suriye Ankara’ya güveniyordu. Olmert bu dolaylı görüşmelerin devamını konuşmak için Ankara’ya gelmişti ama işte Erdoğan’ı çok kızdırmayı başarmıştı.
Bu olayı sadece bir ay sonra Davos’taki meşhur “One minute” takip etti. Devletler arası ilişkiler hızla kopmaya başladı. Ama halklar arası ilişkiler sürüyordu. Bir süre sonra bu da koptu. Artık İsrail’den Türkiye’ye kimse gelmiyor; daha fenası minicik Yahudi azınlığımız da hızla Türkiye’den ayrılmaya çalışıyor. (Türkiye ile Yunanistan’ın arası 1974’ten beri fazlasıyla gergin ama Türk turistlerin en çok gittiği ülke açık ara Yunanistan, Yunanistan’dan da Türkiye’ye ciddi bir turizm var, halklar arası ilişkiler hiç gergin değil anlayacağınız.)
Türkiye, nüfusunun neredeyse tamamı Müslüman bir ülke olduğu için İsrail’i zalim, Yahudileri de “kötü” göstermenin hiç zor olmadığı bir ülke. Zaman zaman bu kartı kendi iç politikasında kazanç ümidiyle açtı Türkiye; 70’li yıllarda Filistin’i savunmanın şampiyonu Bülent Ecevit ve CHP idi, son 25 yıldır ise AK Parti ve Tayyip Erdoğan.
Filistin savunusunun kolayca antisemitizme, Yahudi düşmanlığına kayabildiği bir kültürümüz var. O yüzden Türk ve İsrail halklarının ilişkisi Türk ve Yunan halklarının ilişkisinden çok farklı; Yahudilik söz konusu olduğunda biz kolayca ırkçılığa kayabiliyoruz. Bunu yapıyoruz ama bir yandan da içimizde İsrail’e ve Yahudilerin orada başardıklarına dair bir hayranlık duygusu da yok değil. Çünkü aslında Araplara karşı da içimizde güçlü bir ırkçı damar var.
Ama bütün bunlara rağmen tarih boyunca hiçbir zaman İsrail’i savaşmamız gereken bir düşman olarak görmedik. Bugün de böyle gören insan sayısı bence Türkiye’de bir hayli az.
Fakat İsrail’de durum böyle değil.
Defalarca İsrail’e gittim, kendime ve Türklere karşı bir ırkçılık hiçbir zaman hissetmedim. İsrailli Yahudilerin, en dindarından en sekülerine kadar, Türkiye ve Türkleri Araplardan tamamen ayrı bir yere koyduğunu gördüm. Araplara karşı ırkçılık çok açıktı ama Türklerin yeri ayrıydı.
Ancak bir süredir elle tutulur bir gerçek var: İsrail, artık Türkiye’yi kendine düşman görüyor.
Aslında iki ülke ilişkilerini kökünden değiştiren şey 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e karşı düzenlediği şok edici saldırı ve bu saldırı sonrası İsrail’in verdiği orantısız tepki oldu.
Bu tarihten sadece birkaç gün önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu New York’ta buluşmuş, iki ülke ilişkilerinde bahar havasının da ötesine geçen bir iş birliği için el sıkışmıştı. Yani Eylül 2023’te Türkiye ile İsrail bırakın düşman olmayı, dostluğu İsrail’den Türkiye’ye bir doğal gaz boru hattı ve Kıbrıs’tan İsrail’e uzanacak bir içme suyu boru hattıyla kalıcılaştıran adımları atmaya hazırdı.
Ama 7 Ekim her şeyi değiştirdi.
Bu saldırılarla ülke içinde prestiji yerle bir olan Netanyahu hükümeti, çareyi ülkenin güvenlik doktrinini baştan sona değiştirmekte buldu. Artık her türlü diplomasiyi rafa kaldırıp güvenliği askerî tedbirlerle, gerekirse tehdit oluşturan ülke ve örgütlere önceden saldırıp onları zayıf düşürerek veya tamamen yok ederek sağlamayı bir “doktrin” hâline getirdi.
Bu yeni “doktrin”in paranoyayı ülke politikası hâline getirmesi İsrail’in içinde pek az tartışıldı. Bugün bu yeni “doktrin”in sadece Netanyahu ve aşırı sağcılar tarafından değil, ülkenin yarın belki de iktidara gelecek olan muhalefeti tarafından da savunulduğunu görüyoruz.
İsrail bu doktrinle bütün dünyaya şunu söylüyor: “Uzaktan bile olsa bana bir tehdit oluşturduğunu düşünmeye başlayacak olursam, seni her an vurabilirim.”
Tabii bu ülke düşman sıkıntısı çekmediği için halkı bu doktrine ikna etmek de zor olmadı. Dediğim gibi İsrail kamuoyunda bu konu pek az tartışıldı.
Başbakan Netanyahu, Gazze’de sürdürdüğü vahşi savaşın ortasında, aynı zamanda İsrail ordusunda “yedek” general de olan, ülkenin önde gelen savunma ve güvenlik uzmanı Prof. Dr. Jacob Nagel başkanlığında bir komisyon kurdu ve bu komisyondan ülke güvenliği için yeni bir strateji yazmasını, ayrıca savunma bütçesi için öneriler getirmesini istedi.

Başbakan Netanyahu, Nagel Komisyonunun raporunu teslim aldıktan sonra komisyonla hatıra fotoğrafı çektirdi. General Nagel Netanyahu’nun hemen yanındaki kısa boylu kişi.
Nagel Komisyonu sonuçta 130 sayfalık bir rapor yazdı ve Başbakan’a, Savunma Bakanı’na ve Maliye Bakanı’na teslim etti. Bu uzun raporun kamuoyuna sızan yegâne bölümü Türkiye’yi tehdit olarak adlandıran 20 sayfalık bölümü oldu.
İsrail’in yeni güvenlik doktrini “Tehdidin kuvveden fiile geçmesini beklemeden o tehdidi bertaraf et” ilkesine dayandığı ve Türkiye de artık böyle bir “tehdit” sınıfına girdiğine göre aslında her an İsrail’den Türkiye’ye bir askerî saldırı beklemek gerekir. Durum şakaya gelmeyecek derecede ciddi.
Başta da söyledim; Türkiye, İsrail halkının bire bir deneyimlediği, yakından bildiği ülkenin adı. Kamuoyunu Türkiye’nin düşman olduğuna ikna etmek zor olabilirdi ama şaşırtıcı derecede kolay oldu bu.
Tabii bir yandan Gazze’de sürdürülen ve soykırım boyutlarına ulaşan savaş sırasında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dan başlayarak hükümet yetkililerinin İsrail’le, Netanyahu ile, İsrailli bakanlarla ilgili sözleri (Hitler ve Nazi benzetmesi, ‘Kasap’ ve ‘Katil’ nitelemeleri), üstüne 2025’te Netanyahu ve bazı bakanlar hakkında çıkarılan tutuklama müzekkeresi ve en son aynı isimler için kırmızı bülten çıkartma teşebbüsleri İsrail halkının Türkiye’nin düşman ülke olduğu konusunda ikna olmasını kolaylaştırdı. (Oysa Türkiye bütün sert retoriğe rağmen İsrail’i düşman olarak nitelemedi, hep ‘Netanyahu hükümeti’ne yüklendi.)
İsrail’de örneğin muhalefetteki Naftali Bennett, Türkiye için “Yeni İran” diyor. Netanyahu, Türkiye’nin Neo-Osmanlıcı yayılma politikalarından söz ediyor, Türkiye’nin sonunda İsrail’i işgal edeceğini ima ediyor.
Geçen hafta Suriye’de yaşanan olayı işte bu çerçeve içinde okumak gerekir ve ben de aynen Amerikan Büyükelçisi gibi düşünüyorum; iki ülkede de irrasyonel davranma ihtimali yüksek olduğu için bir askerî çatışmanın ucundan döndük ama bu dönüş gelecekte böyle bir şey olmayacağı anlamına gelmiyor.
Daha vahimi şu: İsrail’de Netanyahu seçim propagandası döneminde, Türkiye’de de her an seçim atmosferine girilebilir.
Ve iki tarafın liderleri de seçimde siyasi hayatları için bir ölüm kalım savaşına gireceği için, irrasyonel davranma, yani ülkelerini savaşa sürükleme olasılıklarına kimse güven içinde 0 (sıfır) diyemiyor.

