27-08-2026
İsmet Berkan

Bu ne alınganlık ve orantısız cevap? Kimse kimseyi eleştirmesin mi?

Bu ne alınganlık ve orantısız cevap? Kimse kimseyi eleştirmesin mi?

Bundan iki yıl önce tam da bu vakitler, Diyarbakır’da şehir merkezine üç adım mesafedeki köyünde Kur’an kursundan çıkıp bir türlü evine dönmeyen küçük bir kız çocuğunu, Narin Güran’ı konuşuyorduk.

O günlerde henüz Narin’in cesedi bulunmamıştı. Küçük köy bir medya sirkine dönüşmüştü; önüne gelen, eline mikrofonu alan minik Narin’e ne olmuş olabileceği hakkında atıp tutuyordu. TV’si ve mikrofonu olmayanlar da cep telefonlarını çıkarıyor, kendi teorilerini, yalanlarını, kasti saptırmalarını sosyal medyadan kusuyordu.

Olay yeri köy olduğu için jandarma olayı soruşturuyordu. Konu ulusal medyaya ulaşınca jandarma daha da telaşlandı, bölgeye komutanlar geldi, soruşturma ve bu arada Narin’i arama çalışmaları inanılmaz bir karmaşa içinde devam etti.

Sonrasını anlatmama gerek yok; hepimizin yüreği dağlandı, Narin’in bir cinayete kurban gittiği, cesedinin bir dereye atılıp gizlenmek istendiği vs. pek çok şey ortaya çıktı.

Derken yargılamaya geçildi ve sanırım hiç kimsenin içine sinmeyen bir kararla mahkeme Narin’i annesinin, amcasının ve ağabeyinin öldürdüğüne hükmetti. Narin’in cesedini alıp dereye gömen, üstüne ağır taşları dizen adam ise hafif bir cezayla kurtuldu.

Bu cinayet soruşturmasının kalitesi başından beri tartışmalıydı. Mahkeme aşamasında da bu tartışmalar devam etti; hem jandarmanın soruşturma kalitesine hem savcılığın soruşturma kalitesine, aralarında yargıçların da bulunduğu çok sayıda isim kökünden itirazlar dile getirdi.

Çıkıp kamuoyuna bugün sorsanız, bu cinayetin aydınlanmadığını düşündüğünü öğreneceksiniz. Amca, ağabey ve annenin bu cinayetin başlıca sorumlusu olduğuna kimse ikna olmadı; çünkü ortada ikna edici deliller değil, sadece bir dedikodudan (amca ile annenin ilişkisi var) kaynaklanan bir teori var.

Bu cinayet bu kadar fazla kamuoyu ilgisi çekince, işi belgesel yaparak sosyal medyada yüksek seyirci sayılarına ulaşmak olan 140Journos adlı grup, Narin soruşturmasını ve yargılamasını bir belgeselin konusu yaptı.

140Journos benim uzun yıllardır ilgiyle izlediğim işler yapan bir grup. Her zaman her yaptıklarını beğenmiyorum, bazı eleştirilerim var ama benim ne dediğimin çok önemi yok. Birincisi, zaten bu belgeseller tartışma çıkartmak için yapılıyor; ikincisi ise 140Journos Türkiye’de belgeselciliğin standardını çok yükseklere çıkaran bir grup.

Nitekim öyle yaygın medyada çok söz edilmemiş olsa da Narin cinayetiyle ilgili yaptıkları Şeytantepe adlı belgesel, dört ayda 2 milyon 600 bin gibi bazılarının rüyasında görse inanamayacağı kadar çok seyirci çekmiş durumda.

Bu belgesel doğal olarak soruşturma sürecini ve yargılamayı anlatırken hayli eleştirel bir dil kullanıyor ve baştan beri herkesin söylediğini daha üstüne basa basa söylüyor: Cinayet aslında aydınlanmadı, çünkü jandarma soruşturmasının kalitesi çok kötüydü. (Aynı konuda iki yıldır çalışan avukat kökenli bir gazeteci dostumun yaptığı çalışmada ulaştığı sonuçları görseniz dudağınız uçuklar, umarım o çalışma da bir belgesele dönüşür.)

140Journos’un belgeseli kendi halinde YouTube’da ve 140Journos’un web sayfasında seyredilirken çarpıcı bir gelişme oldu; jandarma belgeselle ilgili suç duyurusunda bulundu, savcılık da belgesel hakkında soruşturma başlattı.

Yapılan açıklamadan öğreniyoruz; savcılık bu belgeselin yapımı için 140Journos’un yurt dışından para alıp almadığını bile araştıracakmış. 140Journos’ta kimseyi tanımıyorum ama oradaki arkadaşlara şimdiden geçmiş olsun diyorum; Türkiye’nin tuhaf adliye ortamında casuslukla suçlanmazlarsa şanslılar.

Meselenin özü şu:

  • Siz jandarmayı yürüttüğü soruşturmanın kalitesi bakımından eleştiriyorsunuz.

  • Jandarma bu eleştirilere yine sözle cevap verecek yerde dönüyor, sizi savcılığa şikâyet ediyor.

Sözle yapılan bir şeyin cevabı savcıdan geliyor yani.

Bu orantısızlık ve bu alınganlık; jandarmanın her yıl yürüttüğü on binlerce suç soruşturmasından birini eleştiri dışı kılmak için verilen orantısız tepki, bana soracak olursanız Türkiye’nin mevcut ruh hâlini, devlet kurumlarının nasıl nobranlaştığını, bazı kurumların nasıl kendini hesap vermez konumda düşündüğünü gösteren çok çarpıcı bir örnek.

Siyasi eleştiri yapanları hapse atan, söze sözle cevap vermek yerine her şeyi savcılık soruşturmalarıyla çözmeye çalışan, 10 yıl önce ölen ve geriye kemiği bile kalmamış bir naaşa bakıp “Belki de kafasına yastıkla basıp öldürmüşlerdir” diyebilen, “Siz işinizi iyi yapamadınız” diyeni “Sen de yurt dışından para aldın” diye hapse atmaya kalkan bu tuhaf ortam bir günde oluşmadı.

Ve görüyorsunuz, bu ortam sadece siyasi iktidarın kendini siyaseten tahkim etmesiyle ilgili değil artık; hayatın bütün alanlarına yayılıyor.

Bu kâbus umarım bir gün sona erecek, o gün geldiğinde çok kişi utanacak; eğer hâlâ içlerinde utanma duygusu kaldıysa…

PKK yetişkin siyaseti yapmaya başladığında…

PKK yetişkin siyaseti yapmaya başladığında…

Suriye’de Esad rejimi yıkılıp yerine gelen Ahmet Şara rejimi büyük bir hızla uluslararası meşruiyet elde etmeye başladığından beri, PKK’nın ve aslında Türkiye’deki siyasi Kürt milliyetçisi hareketin de Suriye’deki uzantısı olan YPG’nin önünde başka yol kalmadığını, Ahmet Şara rejimine katılması gerektiğini, yıkıcı değil yapıcı davranması gerektiğini söyleyen çok sayıda yazı yazdım.

Bu yazılarıma ciddi eleştiriler de aldım. Bir seferinde Kürt siyasi hareketinin içinden çok sevdiğim ve 40 yıldır “Abi” diye hitap ettiğim bir isim, haklı olarak bana “Mazlum Abdi’nin ne yapması gerektiğini söyle de ona iletelim” diye sitem bile etti.

Evet, o sefer haddimi aşmıştım belki ama temel görüşüm değişmedi: YPG daha yeni sona ermiş iç savaşı yeniden başlatamazdı; savaşı başlatmak, bütün dünyada kendisi hakkında oluşmuş olan sempatiyi bir günde yıkardı.

Savaşamayacağına göre 70 bin kişilik askerî gücü elde bulundurmanın da çok anlamı yoktu; bu gücün varlığını yapıcı bir siyasi pazarlığın konusu hâline getirebilirdi.

“Dediğim oldu” demek istemiyorum; çünkü benim söylediklerim siyasi gerçeklerin dayattığı sıradan gözlemlerdi aslında. Nitekim YPG, arada Halep’te yaşanan bazı tatsız şiddet olayları dışında yapıcı bir siyasete geçti; sekter bir devrimci diliyle değil, yetişkin siyaseti yaptı ve Şam rejimiyle uzlaştı.

Bu uzlaşmaya PKK içinden, Kürt milliyetçileri içinden tepkiler de geldi. “Rojava Devrimi feda edildi” diyenler, “Demokratik özerklikten vazgeçildi” diyenler, eldeki gücü ve uluslararası ortamı yanlış okuyanlar çıktı sık sık. (YPG’nin oluşturduğu ve Amerikalıların adına SDG dediği koalisyondaki Arap aşiretler bir günde koalisyondan çekilince ne olduğunu pek az kişi konuştu Türkiye’de. Deyrizor’da yaşanan bu olay, YPG’nin gücünün hiç de öyle hayal edildiği kadar olmadığını YPG’nin yüzüne vurdu aslında.)

Sonunda PKK içindeki görüş ayrılığı, Suriye’de yetişkin ve gerçekçi bir siyaset yapmayı savunanlar lehine sonuçlandı. YPG lideri Mazlum Abdi’nin Şam ile yaptığı anlaşma, Suriyeli Kürtlere çok önemli kazanımlar sağladı ve bu kazanımların stratejik önemini PKK belki de yeni yeni kavrıyor.

Suriye’de yürüyen “Terörsüz Suriye” süreci, son tahlilde Türkiye için de bir örnek. Suriye, üniter devlet olarak kalarak kendi Kürtlerine ciddi haklar sağladı. PKK’nın veya DEM Parti’nin Suriye’deki bu hakları Türkiye’deki Kürtler için de istemesinin önünde hiçbir engel yok aslında.