28-08-2026
İsmet Berkan

Bilim insanı sosyal medya zehiriyle zehirlendiğinde

Bilim insanı sosyal medya zehiriyle zehirlendiğinde

Daha önce burada övgüyle söz etmiştim, Türkiye’nin yeni nesil akademyasının hiç değilse bir bölümünün görüşlerini gündelik siyaset diline de çevirerek aktaran, seviyeli entelektüel tartışmalara yer veren güzel bir site var: Progresif.

Adından da anlaşılacağı gibi ‘ilerici’ veya ‘gelişmeci’ akademisyenler ve görüşler bu sitede kendine daha fazla yer buluyor ama olsun, daha muhafazakâr görüşleri okuyabildiğimiz, o cenahtaki seviyeli tartışmaları izleyebildiğimiz başka siteler de var nasıl olsa.

Bu sitenin editörlerinden Abdullah Esin’in iki önemli akademisyen, Berk Esen ve İlker Aytürk’le birlikte ‘Başka Bir Türkiye Mümkün Müydü?’ başlığıyla başlattığı video serisinden de söz etmiştim geçmişte. Programlarda moderatör olarak Abdullah Esin, ‘revizyonist tarihçi’ diyebileceğimiz sorular soruyor; bu sorular üzerine Berk Esen ve İlker Aytürk de görüşlerini açıklıyor. Kafa açıcı bir video serisi, vakti olan meraklısına bir kez daha tavsiye ederim. (Birinci bölümü burada, kalan iki bölümü de siz bulursunuz nasıl olsa, seri henüz bitmedi.)

Bu programın katılımcılarından İlker Aytürk, zamanında Birikim dergisinde çok ses getiren ‘Post-Kemalizm’ makalesini yazan ve bu tartışmaları başlatan isim zaten. Şimdi Tanıl Bora ve Özgür Emrah Gülen’in yeni yayımlanan ‘Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı’ kitabı bağlamında başlayan Post-Post-Kemalizm tartışması da renkli, sağlıklı, güzel bir tartışma bana kalırsa.

Fakat tabii takdir edersiniz ki böyle konular öyle arkasından milyonları sürükleyen konular değil. Dediğim gibi ‘Yetmez Ama Evet’ dendiğinde bir sürü insan konuşabilir ama ‘Post-Kemalizm’ dendiğinde kafalar karışır, meydan akademik dili olanlara kalır.

Nitekim sitedeki videolara bakıyorum; ya birkaç bin kişi izlemiş ya da o kadar bile değil. Ne yapacaksınız, memlekette böyle konularla bu incelikte ve akademik dürüstlük ve medeniyette konuşmak çok iş yapmıyor.

Akademik dünya ve onun tartışmaları, sadece Türkiye’de değil dünyanın dört bir yanında toplumların en popüler tartışmaları değil. Ama tabii bu durum o tartışmaların önemsiz olduğu anlamına gelmiyor.

Neyse, derdim akademisyenlerin konuşmalarının daha popüler olması değil.

Derdim; kendi alanlarında kaldıklarında sınırlı bir erişimle yetinen akademisyenlerin sosyal medyada boy göstermeye başlaması, bir yandan sosyal medyanın artık klasikleşen gündelik sabun köpüğü kavgalarında yer alması, bir yandan da o sosyal medyayı bütün dünya zannedip ona olduğundan fazla önem atfetmeye başlaması.

Herkes konuştuğu, üzerinde at koşturduğu alanın en önemli alan olduğunu ve kendi söylediklerinin başka herkesin görüşünden daha iyi, daha üstün olduğunu düşünür. İnsan doğası bu.

Ama sizin sosyal medyada yazdığınız 140 karakterle dünya yerinden oynamaz; hatta dünyanın bundan haberi bile olmaz çoğu zaman. Sadece sosyal medya şirketinin algoritmasının sizin mesajınızı ticarileştirmek için onu önüne çıkardığı başka insanlar haberdar olur orada ne dediğinizden.

Algoritma sizin mesajınızı birilerinin önüne düşürürken basit bir hesap yapar: Bu mesaja en fazla cevap verme (sosyal medya dilinde etkileşime girme) ihtimali olanlardır mesajınızı görenler.

Yani hem mantıki olarak hem matematiksel olarak, sizin mesajınız, daha yazıp ‘Gönder’ butonuna kliklediğiniz anda kural olarak çarpıtılır. O mesaj, bu tartışmaya akademik anlamda katkı vereceklerden çok sert evet-hayır tepkisi vereceklere (hatta hayır tepkisi vereceklere daha çok) gösterilir.

Aynı akademisyen bilimsel araştırma yaparken istatistiği kullanmayı, bu yolla kendisini yanıltacak cevaplardan kaçınmayı metodoloji dersinde öğrenmiş ve içselleştirmiştir ama sosyal medyada bu yanılsamaya kolayca kapılır.

Bütün dünya kendi söylediğini tartışıyor, hatta bazıları çok keskin biçimde (örneğin küfürlerle) itiraz ediyor diye düşünebilir. Oysa ona itiraz edenler de, itiraz edenlere itiraz edenler de tek bir amaç peşindedir: Sosyal medyada daha fazla etkileşim alan insan olmaya uğraşırlar. Aynen sizin gibi.

Sosyal medyanın amacı, İngilizce söylenişiyle ‘Instant gratification’ (anında tatmin) sağlamak. Ama şimdi sözlüğe baktım ve gördüm ki bu ‘anında tatmin’in zıt anlamlısı ‘tatminsizlik’ değil; ‘Delayed gratification’ yani ‘Ertelenmiş tatmin.’

Akademik uğraş tam da bu. Makalenizi yazarsınız, yayımlarsınız ve beklemeye başlarsınız. Bakın, İlker Aytürk’ün Post-Kemalizm makalesi kalabalık bir tartışmayı yayımlandıktan kaç yıl sonra çıkardı, hakkında kitaplar yazıldı. Kalıcı olan da budur esasen.

Nobel ödüllü iktisatçı Paul Krugman, The New York Times gibi bir gazetede haftada iki köşe yazıyor, ayrıca NYT’nin kendisine açtığı blogda bazen günde birkaç kez ekonomik verileri yorumluyor olmasına rağmen uzun süre sosyal medyaya girmekte direndi. Bunun sebebini bir seferinde, ‘Onca arkadaşımın sosyal medyada gündelik tartışma şehveti içinde seksistliğe ve ırkçılığa kaydığını gördüm, benim başıma aynı şeyin gelmesini istemedim’ diyerek anlatmıştı. (Artık NYT’de yazmıyor, görüşlerini sosyal medya üzerinden -Subtrack- okumak ise abonelik bedeli gerektiriyor.)

Sosyal medyanın böyle anlık tartışmaları, gerçek hayatta kaybedecek çok şeyi olanlar için kalıcı hasarlara neden olabiliyor.

Az önce adını beğeniyle andığım Berk Esen mesela, geçenlerde Cüneyt Özdemir’in ona verdiği ve Cüneyt’e hiç yakıştıramadığım bir cevapla sosyal medyada çok anıldı.

Sanırsınız ki sosyal medya Cüneyt Özdemir ile Berk Esen arasında bölündü.

Ama bu aldatıcı bir izlenim. Çünkü sosyal medyadaki bu bölünme, aslında Cüneyt Özdemir’den nefret edenler ile Berk Esen’den nefret edenler arasındaki bir bölünmeydi. Yani olumsuzdan hareket ediyordu.

Berk Esen belki de çok üzüldü hakkında söylenenlere ama bir yandan da Cüneyt Özdemir gibi bir sosyal medya devi tarafından olumsuz bir yorumla anılmanın kendisine takipçi kazandırdığını gördü.

Bu durum da, korkarım Berk Esen’in özgüvenini artıran, onu ‘instant gratification’ peşine daha fazla düşen bir insana dönüştürebilir.

Umarım yanılırım, umarım Berk Esen akademik hayata ve tartışmalara ciddi katkı vermeyi sürdürür. Yoksa gerçekten üzüleceğim.

Post-Kemalizm ve Post-Post-Kemalizm

Post-Kemalizm ve Post-Post-Kemalizm

Türkiye’nin bütün ‘meta’ siyasi tartışmaları mutlaka ve mutlaka gelir Kemalizm kavramına dayanır.

Atatürk, bugün dahil bu ülkede açık ara en sevilen, en çok saygı duyulan insandır; ama adına ‘Kemalizm’ veya ‘Atatürkçülük’ denen, Atatürk’ten bir ideoloji çıkartma çabası bütün büyük tartışmalarımızın merkezinde yer alır.

İster Osmanlı modernleşmesinin başladığı 19. yüzyıl başlarından alın, ister Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in ilanından, bu ülkenin tarihi başka bütün ülkelerin tarihi gibi doğrular-yanlışlar, beceriksizlikler, becerirken farklı sonuçlar ortaya çıkaran olaylar ve gerçekten becerilenlerle doludur.

Ama bu tarihe bakarken bize özgü olan bir durumla karşı karşıyayız: Biz kendi en az 200 yıllık tarihimizi sanki hepsi dün tek bir günde yaşanmış gibi bugün tartışıyoruz, tarihle sık sık kavga ediyoruz. Üstelik bu tarihi de çok iyi bilmiyoruz, sürekli bir şeyleri çarpıtıyor, kendi işimize gelecek hâle getiriyoruz.

Atatürk ve Kemalizm veya Atatürkçülük de böyle.

Post-Kemalizm kavramını ortaya İlker Aytürk attı. Bakın Türkçe Wikipedia daha ilk paragrafında Post-Kemalizmi nasıl tanımlıyor:

‘Post-Kemalizm, özellikle Türk akademisinde ve siyasi tartışmasında; Türkiye’nin, başta demokratikleşme olmak üzere yaşadığı siyasi ve kültürel sorunların kaynağının askerî-bürokratik İttihatçı-Kemalist ideolojide yattığını savunan ve temelinde Türk resmî tarihçiliğini sorgulama olan bir akımdır. 12 Eylül sonrası ortaya çıkan post-Kemalist akım, 2000’li yıllarda Adalet ve Kalkınma Partisinin iktidara gelmesi ile Türk tarih yazımının merkezine oturmuş, 2010’lu yıllardan sonra ise gerilemeye başlamıştır.’

Peki Post-Post-Kemalizm ne?

İşte o da Atatürkçülüğün geri dönüşü, Kemalizm’in 30 yıl süren eleştiri döneminin ardından kafasını kaldırıp, bu eleştirilerden de kısmen yararlanıp yeniden yükselmesi dönemi. Ama yanlış söylemiş olmayayım: En saf haliyle Kemalizmin geri dönüşü değil, Post-Kemalizmin eleştirilerinin bir kısmından etkilenmiş yeni bir Kemalizm bu. En azından ismi onu ima ediyor.

Bu yükselişin en önemli nedeni, 25 yıllık AK Parti dönemi uygulamaları ve o dönem boyunca yaşananlar elbette.

Yalnız şunu bilelim: Nasıl Post-Kemalizm yekpare bir şey değil içinde türlü çeşitli renkleri barındıran bir yelpazeydiyse, Post-Post-Kemalizm de öyle. Bir ucunda belki en katı haliyle ulusalcılık var, öteki ucunda ise çok daha liberal bir Atatürk yorumu.

Bence önemli bir entelektüel tartışma. Sosyal medya gürültüsüne kurban edilemeyecek kadar önemli.