02-09-2026
İsmet Berkan

Hafize Gaye Erkan adına ben niye utanıyorum?

Hafize Gaye Erkan adına ben niye utanıyorum?

Başkası adına utanmaktan daha fenası yok herhalde.

İngilizcede bu hisse ‘cringe’ deniyor. Z Kuşağının çok kullandığı bir kelime.

Hayattaki her duygu durumuna karşılık bir kelimesi bulunan Almanca’da bu hisse ‘Fremdschämen’ deniyor.

İnsana kendi utançlarının yeteceğini düşünenlerdenim. Bunun üstüne bir de başkaları adına, onların sözleri ve davranışları yüzünden utanmak eklenince insan üstüne bütün dünyanın yükü yüklenmiş gibi hissediyor.

Biraz geri döneceğim…

Herkes gibi ben de 9 Haziran 2023’te Gaye Erkan Merkez Bankası Başkanı olarak atandığında şaşırdım. Bu ismi bir yerden biliyordum ama nereden?

Kısa bir araştırma nereden hatırladığımı ortaya çıkardı. Küçük bir Amerikan Bankası olan First National Bank’te bir dönem eş başkan olarak görev yapmıştı ama banka batıp ABD’nin TMSF’si olan kuruma devredilmeden birkaç ay önce görevinden ayrılmıştı (2021). O dönemde The Wall Street Journal’da hakkında iddialarla dolu bir haber okumuştum ama sonra Erkan’a bir şey olmadı.

2022’de Amerika’nın orta-küçük boylu emlak finansman şirketlerinden Greystone’a CEO oldu ama bu macerası da 6 ay bile sürmedi.

Mühendis ve matematik kökenliydi, sonra Princeton Üniversitesinde finans mühendisliği alanında doktora yaptı. Ayrıca Harvard’ın ünlü iş idaresi okulundan da MBA derecesi vardı. Kağıt üzerinde çok parlaktı ama nedense işlerinde dikiş tutturamıyor, hep bir yanı gölgeli kalıyordu.

Hakkında bu bilgileri öğrenip bu kanaati edinince merak etmeye başladım: Gaye Erkan’ı acaba Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a kim tavsiye etmişti?

İlk şüphelenilen isim Mehmet Şimşek’ti elbette, kendi ekibini kurmak istemişti ve ekibin en önemli ayağı Merkez Bankası Başkanı olacaktı. Ama sonradan bu kanı değişti; Mehmet Şimşek bu atamadan (ve bu arada eski Başkan Şahap Kavcıoğlu’nun da BDDK’nın başına gelmesinden) çok da memnun olmadığını belli etti.

O sırada Gaye Erkan’ı Baykar’ın CEO’su, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ın da ağabeyi Haluk Bayraktar’ın tavsiye ettiğine dair bazı kulis haberler de çıktı ama bunlar ne doğrulandı ne yalanlandı. Bu tavsiye benim aklıma pek yatmadı ama internete sorduğunuzda hala Haluk Bayraktar’ın adı çıkıyor.

Derken Gaye Erkan ansızın ilk adı olan Hafize’yi de kullanmaya başladı. Bu onun karakteriyle ilgili bir ipucuydu. Mühendis babayla matematik öğretmeni annenin kızı olarak İstanbul’un Erenköy’ünde büyümüş, Türkiye’nin sunabileceği en Batılı eğitimlerden birini almış, sonra da Amerika’da aynı yüksek ve kaliteli eğitimi sürdürmüştü ve hep ‘Gaye’ olarak kalmıştı; şimdi ansızın Hafize’nin kullanılmaya başlanması herkese Ak Parti muhafazakarlığına yanaşma çabası gibi göründü.

İlk cicim aylarının ardından ortaya Gaye Erkan’ın babası diye bir figür çıktı. Kızının ofis yöneticisi gibi hareket ediyor, Merkez Bankası’nda kızından gelen gücünü kullanıyor, personeli azarlıyor ve başka şeyler yapıyordu.

Gaye Erkan’ın Merkez Bankası kariyeri de kısa sürdü; sadece 7 ay sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan onu görevden aldı.

Ama Gaye Erkan hayatımızdan çıkmadı. Kocasının yaşamaya ve çalışmaya devam ettiği ABD’ye geri dönmedi, Merkez Bankası’ndan maaşını almaya devam etti. Kendisinden kaynaklı söylentilere göre Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘El altında durmasını, ona bir görev vereceğini’ söylemişti.

Bodrum’da, bana göre yarımadanın en iyi yeri ve denizi sayılmayan Turgutreis’te oldukça pahalı (1,3 milyon euro) bir ev satın aldı; yazları sık sık anne ve babasıyla buraya gidiyordu.

Turgutreis’teki site içinde 74 odalı Swiss Otel tarafından işletilen bir de otel olan güzel bir site.

Ama şimdi site sakinlerini temsilen site yönetimi, Hafize Gaye Erkan ve babası aleyhine hem Noter kanalıyla bir ihtarname çekmiş hem de savcılığa gidip Erkan’ı şikayet etmişler.

İşte o haberi okurken Gaye Erkan adına utandığımı fark ettim.

Çünkü ihtarnamede de, Swiss Otel müdürünün savcılığa verdiği ifadede korkunç bazı şeyler var.

Bana göre en utanç verici olanı Gaye Erkan’ın ve babasının site personeliyle otel personeline karşı uygun gördükleri aşağılayıcı tavır ve tutumlar.

Artık Merkez Bankası’ndan maaş da almayan bu bir çocuklu genç kadın (1979 doğumlu, sadece 47 yaşında) neyle geçinir, ne iş yapar bilmiyorum ama istese eminim Amerika’da kariyerini yeniden kurabilir, Türkiye’ye göre kalbur üstü sayılabilecek bir gelire kolayca sahip olabilirdi. Belli ki bir takım yetenekleri ve becerileri var (ama yöneticilik sanırım onlardan biri değil).

‘Maliye Bakanı olacağım, hepinizi hapse attırırım’ tehdidi, bir zamanlar güce bir yerinden değmiş ama artık onun tamamen uzağında kalmış bir kişinin karakteri hakkında hepimize fikir veriyor.

Biz utanıyoruz, acaba o ne yapıyor?

Şükran Abla…

Şükran Abla…

Bir futbol sahası değilse bile iki basketbol sahası uzunluğunda ve genişliğinde bir yekpare salon düşünün.

Cumhuriyet gazetesi benim kapısından ilk girdiğim 1979 yılında neredeyse bütün yazıişleri ekibiyle bu tek ama kocaman salonda çalışıyordu.

Salona girdiğinizde solda uzun bir masada ‘düzeltme servisi’ ve onun deve dişi gibi çoğu şair ve yazarlardan oluşan ekibini görürdünüz. Servisin şefi şair Kemal Özer’di.

Onların hemen karşısında sağ tarafta ise önce ‘dış haberler,’ hemen ardından (spor servisi’ vardı.

Yine solda tek kişilik iki deri koltuk camdan dışarı bakardı. O koltukların bitişiğinde Dinç Tayanç, Osman Ulagay, Meral Tamer ve Emine Uşaklıgil’in oturduğu dörtlü masa grubu vardı. Burası ‘ekonomi servisi’nin ilk nüvesiydi.

Ondan sonra ‘istihbarat servisi’nin görece geniş alanı başlardı sağlı sollu. Daha hemen başlangıçta Şükran Abla otururdu. Onun yanında da Ümit Alemdar. İstihbaratın en ucunda ise Selahattin Güler ve İhsan Ölmez servisin iki şefi olarak sürekli elemanlarını gözlerdi.

İleride camekanlar içinde ‘yazıişleri’ vardı sanki bir tek onların sessizliğe ihtiyacı varmış gibi; onların bölümü ayrıydı.

Koca salon herkes fosur fosur sigara içtiği için sürekli üstünde bulut gibi duman olan, işte isim isim saydım, sadece dört kadının çalıştığı bir ortamdı.

Annem Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın kurucularındandı, sendika için ve gazetecileri patronlarına karşı bir ölçüde bağımsız kılan 212 sayılı basın kanunu için ilk grev yapanlardan biriydi. Şükran Abla gazeteciliğe 1966’da başlamıştı ama 60’lı yılların başında bu grevi yapanları, TGS’yi kuranları çok iyi tanıyordu. Anneme sevgisi büyüktü; ben gelince beni de kanatlarının altına aldı.

O zamanlar deli fişek devrimci avukat Ahmet Ketenci ile evliydi; daha sonra CHP’de siyaset de yapan Ahmet Ketenci, bence romanı yazılması gereken müthiş bir karakterdi, katıksız bir Karadenizliydi, ince yakışıklı bir adamdı.

Şükran Abla ise zaten büyük efsaneydi. 1973 yılında bütün Türkiye’nin aylarca konuştuğu bir skandalı, üniversite sınav sorularının çalınması skandalını ortaya çıkarmış, onun sayesinde o yıl üniversite sınavı iptal edilip yeniden yapılmıştı.

1986’da Çernobil patlayıp radyasyon bulutları Karadeniz’e ulaştığında çay yapraklarını tahlile gönderip tehlikeli düzeyde radyasyon bulan da oydu. Sanayi bakanı höpürdeterek çayını içmişti bu haberi yalanlamak için ama izleyen yıllarda Karadeniz’de ortaya çıkan kanser vakalarının önüne geçilememişti. (O dönem Cumhuriyet muhabirleri Semra Somersan ve Güldal Kızıldemir de Trakya’da süte radyasyon bulaşmasını tahlillerle saptadılar. Sütler raflardan toplatıldı. Gazetecilik yapılan yıllardı.)

Şükran Abla Türkiye’nin ilk sendika ve hak mücadelesi muhabiriydi. Kendisinden sonra aynı alanlara gelen yüzlerce gazetecinin hangi gazetede çalıştığına bakmaksızın elinden tuttu, onlara mesleklerinde hep destek oldu.

En son birkaç yıl önce karşılaştık, uzun uzun sarıldık birbirimize.

Dün sabah bu dünyadan arkasında çok büyük bir iz bırakarak ayrıldı.