03-09-2026
İsmet Berkan

Melih Gökçek’le ilgili benim de bir komplo teorim var

Melih Gökçek’le ilgili benim de bir komplo teorim var

Daha dört gün önce bu köşede Melih Gökçek’le ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açtığı soruşturmayı ‘tuhaf’ bulduğumu yazdım.

Bu yazıda anlatmaya çalıştığım şüphelerimde haklı çıktım sanırım. Savcılığın suç bile olmayan bir konuyu araştırmasının bir siyasetçi olarak Melih Gökçek’i hedef almasının siyasi sebepleri olabileceğini ima etmeye çalışmıştım çünkü.

Şimdi, Fatih Altaylı’dan öğreniyoruz ki, Melih Gökçek’le ilgili son haberi patlatan gazeteci olan Murat Ağırel, Ankara’ya ifade vermeye gittiğinde onun ifadesini doğrudan Ankara Başsavcısı Aykut Çelik almıştı.

Aykut Çelik, herhangi biri değil. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan Adalet Bakanlığına atanan Akın Gürlek’in eliyle seçip Ankara’ya getirdiği bir isim.

Ve Altaylı’nın aktardığına göre Murat Ağırel’e sorgu sırasında Melih Gökçek’in ve ailesinin mal varlığına dair geçmişe dayalı çok kapsamlı sorular sorulmuş, ondan bilgi istenmişti. (Ağırel, Melih Gökçek’le ilgili bilgi istemek için doğru isim, bu konuda bir kitabı var çünkü.)

Ben dört gün önceki yazımda savcılığın ‘maddi gerçeğin ortaya çıkarılması’ amacıyla soruşturma açmasını ‘anlamlı’ bulmuştum; çünkü bana göre maddi gerçek zaten tabak gibi ortadaydı.

Murat Ağırel’e savcının sorduğu sorular, aslında savcının da maddi gerçeği bildiğini, maksadın başka olduğunu bana anlatıyor.

10Haber’de benim yazımın ertesi günü Fatih Altaylı’nın bir başka yazısı yayımlandı. Altaylı o yazıda Ankara’da dolaşan ama kendisinin ‘deli saçması’ dediği bir komplo teorisinden söz ediyordu; Gökçek soruşturması aslında Mansur Yavaş aleyhine başlatılacak soruşturmanın bir bahanesiydi bu teoriye göre.

Bu çerçevede, yani her şart altında bu Melih Gökçek soruşturmasının da şimdilik belirsiz bir amaç için bile olsa siyasi saiklerle yapıldığını düşününce, benim aklıma da bir komplo teorisi geldi, bilmiyorum inananı, makul bulanı çıkar mı?

Benim teorime göre Akın Gürlek ta 19 Mart 2025 günü, yani Ekrem İmamoğlu’nun evini şafak vakti bastırıp onu gözaltına aldığı gün yapması gerekeni şimdi yapıyor.

Biliyorsunuz İmamoğlu’nun tutuklanıp hapse atılması ve yargılanması, Tayyip Erdoğan iktidarına çok pahalıya maloldu.

Birincisi, Tayyip Erdoğan 2023’te yeniden seçildiğinde amacını ve hedefini enflasyonu düşürüp vatandaşın hayat şartlarını yeniden düzeltmek olarak belirlemişti ama bu operasyon o programı öyle bir sarstı ki, Erdoğan’ın 2028’deki seçime dek enflasyonu düşürme, refahı yeniden arttırma olasılığı kalmadı.

İkincisi, bu operasyon hemen Tayyip Erdoğan’ın gelecekteki seçimde başlıca rakibini, hatta onu yenecek tek kişi olduğu söylenen rakibini siyasetten elimine etmek için düzenlenen siyasi bir operasyon olarak algılandı. Bu algı sadece Erdoğan’ı zayıf göstermekle kalmadı, aradan geçen bunca zamanda savcılığın yürüttüğü hepsi de CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar yüzünden daha da kuvvetlendi.

Oysa daha ilk gün iktidar aynı anda bazı Ak Partili belediyeler aleyhinde de yolsuzluk soruşturmalarına başlayarak bu operasyonların sadece muhalif belediyelere değil Ak Partili belediyelere de hesap sorduğunu anlatan bir halkla ilişkiler kampanyasına girişebilirdi.

İşte şimdi Melih Gökçek’e yapılma hazırlıklarına başlanan operasyon sanki böyle bir denge arayışı gibi geliyor. Hele Mansur Yavaş’ın 2019’dan beri yaptığı suç duyuruları da gündeme alınmaya başlanır ve Gökçek dönemi belediyesi masaya yatırılırsa tam olarak göreceğiz: Bu sahiden yolsuzluk konusunda siyasi denge oluşturma operasyonu.

Yolsuzlukla suçlamak ve soruşturmak için Ak Parti içinde çok isim var ama Melih Gökçek’in bu konuda en elverişli isimlerden biri olduğunu kabul etmek gerek.

Tabii Gökçek’le aynı günlerde eski başbakan Binali Yıldırım ve ailesinin servetinin gündeme gelmesi, o ailenin ise 2022’den itibaren şirketlerinin içini boşalttığının ortaya çıkması, benim komplo teorimi bir ölçüde destekliyor.

Kim bilir, belki de bu operasyonlar sadece siyasi denge için değil bir çeşit ‘el yıkama’ amacına da hizmet etmek üzere tasarlanıyor ve bunu erken fark edenlerden biri olarak Binali Yıldırım kendi izlerini silmeye bundan dört yıl önceden itibaren başlamış olabilir.

Unutmayın, bu yazdıklarım tümüyle spekülasyon, herhangi bir bilgim olmadan, komplo teorisyeni bakış açısıyla aklıma gelen şeyler.

Türkiye’de neredeyse yaşadığımız hiçbir şey tek bir anlama gelmiyor; her şeyin arkasında ikinci, üçüncü anlamlar ve amaçlar yatıyor.

Böyle olduğu için de insan ister istemez komplolarla düşünmeye başlıyor, bizi yönetenlerin kafasının içini önceden okumak için bu tuhaf spekülasyonlara başvuruyor.

Bodrum Demirbükü’nün gerçek sahibi kim?

Bodrum Demirbükü’nün gerçek sahibi kim?

Bodrum’u bilenler biliyor, Milas-Bodrum yolundan gelip Torba kavşağından dönerseniz, önce bir zamanlar minik ve şirin bir balıkçı köyü olan Torba’ya gelirsiniz. Burası, Bodrum yarımadasının kuzeyindeki Güllük Körfezi’nin içinde yer alır.

Artık çok ama çok büyümüş olan Torba’yı geçer geçmez, düne kadar ‘bakir’ olan bir minik koyu, coğrafi adlandırmasıyla ‘bük’ü görürsünüz karayolundan giderken. Buraya hepimiz ‘Demirbükü’ diyoruz ama haritalardaki resmi adı Sakızbükü. 

‘Demirbükü’ ismi, rahmetli Yavuz Demir’den geliyor; Bodrum’un belki ilk büyük gayrimenkul yatırımcısından yani. Hayatının son dönemlerinde benim de yakından tanıma ve uzun uzun sohbet etme şansına sahip olduğum Yavuz Demir, İngilizcede ‘Larger than life’ diye tanımlanan insanlardandı. İnce zevkleri olan, sanata ve kültüre düşkün, parasal aç gözlülüğü biraz bu terbiyesiyle törpülenmiş, İstanbul’un gece hayatından iş hayatına kadar her yere girip çıkmış bir insan.

Her neyse, Yavuz Demir’i bu vesileyle anıp konumuza dönelim. Demirbükü’nde Türk mimarlık tarihinin belki en özgün isimlerinden olan Turgut Cansever’in rüya projesi olan, dünyaca ünlü lüks otel zinciri Amann tarafından işletilen AmannRüya var.

62 dönüm arazideki bu otel, Cansever’in rüyası olan özgün ve organik bir Bodrum köyünün modern yorumu aslında ve bugüne kadar pek çok mimarlık ödülü aldı bu sebeple. (Turgut Cansever, ünlü Ağa Han’ın Sardunya Adası için projesinde danışmanlık yapmış yegane Türk mimarıydı, adada bazı bugün çok değerli olan evler Bodrum köy evleridir.)

Bu otelin arazisi Yavuz Demir’in ölümünden sonra el değiştirdi, Serdar Bilgili’nin emlak yatırım fonuna geçti. İki yıl önce de Bilgili araziyi Hollanda merkezli bir Türk yatırım fonu olan Re-Pie’ın oluşturduğu bir girişim sermayesi fonu olan Artnouve GSYF’ye sattı. 62 dönüm arazi ve üzerindeki özgün binaların satış fiyatı 75 milyon doları biraz geçiyordu.

Ama kısa süre sonra anlaşıldı ki Artnouve GSYF sadece bu 62 dönümü almamıştı; bütün koyun arazisini, toplamda 400 dönümü almıştı. Fon büyüklüğü 250 milyon dolar olduğuna göre, buraya arazi alım fiyatı dahil bu kadarlık bir yatırım planlanmıştı anlaşılan.

Re-Pie adı bilinen, saygın bir fon. Türkler tarafından Hollanda’da kuruldu, Türkiye’de de pek çok alanda aktif. Böyle fonların özelliği, kendi içlerinde oluşturdukları alt fonlarla (Artnouve GSYF böyle bir fon) özel bir takım yatırımcıları bir anlamda anonimleştirmesi. Örneğin Artnouve GSYF’nin yatırımcılarının adını bilmiyoruz.

Ama ta ilk günden beri, yani AmannRüya’nın satıldığı günden beri iddia o ki, bu fonun tek değilse bile en büyük yatırımcısı Binali Yıldırım’ın oğlu Erkam Yıldırım.

Tabii bu iddiayı doğrulamaya imkan yok; bazı kaynaklar iddianın doğruluğu için yemin billah ediyor, iddia birkaç kez yazıldı ve yalanlanmadı. Ama Erkam Yıldırım hakkındaki iddiaları yalanlamasıyla meşhur biri de değil; çoğunlukla iddiaları görmezden geliyor.

Şimdi Demirbükü’nde büyük bir inşaat devam ediyor; buraya Bodrum’un en lüks projelerinden bir başkası inşa ediliyor; bir yandan AmannRüya oteli de genişliyor, ona ilave bazı konutlar yapılıyor.

Bakalım göreceğiz, buraların gerçek sahibi veya sahipleri kimler…