
Bir bireyin özgüveni Türkiye’yi nasıl dönüştürüyor?
Nasıl Elon Musk hakkında karmaşık duygulara sahipsem Selçuk Bayraktar için de karmaşık duygulara sahibim.
Bir yanıyla Selçuk Bayraktar hepimize bilim okur yazarlığı olan, dünyayı bilen ve özgüvene sahip bir insanın Türkiye’yi nasıl dönüştürdüğünü gösteren müthiş bir örnek.
Ama bir yanıyla, kendisinden başka hiç kimsenin sivrilmesine izin vermeyen, sivrilmeyi bırakın aynı iş kollarında faaliyet göstermesine bile yıkıcı bir rekabetle karşılık veren neredeyse acımasız bir iş insanı.
Ben bugün onun iyi tarafını anlatmaya çalışacağım.
Daha önce başka vesilelerle de anlattım, rahmetli Özdemir Bayraktar bir seferinde beni ziyarete gelmişti, yanında büyük oğlu Haluk Bayraktar da vardı ama gururla küçük oğlunun, yani Selçuk Bayraktar’ın ABD’de MIT’de doktora yaparken yaptığı buluştan söz ediyordu.
Bu buluşun tam olarak ne olduğunu bugün dahi bilmiyoruz. Selçuk Bayraktar doktora tezini yazmadı, makalesini yayımlamadı, onun yerine buluşunu bir ‘ticari sır’ yaptı; o buluş Baykar’ın TB2 ve 3’lerinin arkasındaki başarının anahtarını oluşturdu.
Babalarının ölümünün ardından Haluk ve Selçuk Bayraktar kardeşler şirketlerini daha da ileri taşımak için aynı anda çok sayıda girişim yürütüyorlar. Bu girişimlerin tamamı Türkiye’nin daha önce hiç girmediği teknoloji konularında.
Örneğin uzaya GPS uyduları yolluyorlar. Bu 1960’lardan beri bilinen ve uygulanan teknolojiye Türkiye sahip olmaya hiç yeltenmedi Selçuk Bayraktar’a kadar. Selçuk Bayraktar ise bu işe kalkışacak kadar özgüven sahibiydi, ‘Atom saatini de, yer belirleme sisteminin hesaplarını yapacak bilgisayarı da yapabiliriz’ dedi ve yaptı.
Türkiye’nin kendine ait bir GPS’i olmasının askeri ve sivil faydalarını şimdi burada saymayacağım; konumuz bu değil; konumuz özgüvenin, ‘Ben yaparım’ demenin gücü.
Bu özgüvenin dönüştürücü gücünü zaten insansız hava aracı teknolojilerinde görmüştük, o teknolojileri jet motorlu İHA’larla, yapay zeka destekli İHA ucuş formasyonlarıyla yeniden gördük, sonra GPS uydularında tanık olduk ve şimdi bir üçüncü alan daha geliyor: Nükleer teknoloji.
Bir süredir bunu söylenti düzeyinde biliyorduk ama kendisi artık açıkladığı için resmen de biliyoruz: Baykar, küçük nükleer reaktör teknolojisine girmiş, bu teknolojiyi kendi olanaklarıyla geliştirmeye çalışıyordu.
Ne alaka?
Kendisi anlatmış, ‘Ben elektronik mühendisiyim, robotik uzmanıyım. Nükleerin N’sinden anlamazdım. Sizlerle beraber, 47 yaşında adeta 20’li yaşlarıma tekrardan döndüm ve sıfırdan bambaşka bir alanı öğreniyorum’ demiş.
Evet, ‘öğrenebilirim’ demek ve ‘yapabilirim’ demek… Selçuk Bayraktar’ın bana soracak olursanız ayırt edici özelliği.
Elon Musk bilgisayar kodu yazmayı mı biliyor, roket yapmayı mı biliyor? Hayır, bunları çok iyi bilmesine gerek olmadan dünyayı değiştiriyor, dönüştürüyor. Çünkü bu alanlara girmekten çekinmeyen özgüveni var.
Selçuk Bayraktar da öyle.

İngilizce adıyla SMR veya Türkçe söyleyişiyle küçük modüler nükleer reaktör, gücü 300 MW’nin altında olan nükleer fizyon reaktörlerine verilen isim (10MW’nin altındakilere mikro modüler adı veriliyor).
Örnek vereyim: Akkuyu’da Rusların inşa ettiği nükleer reaktör tamamlandığında 4800 MW gücünde olacak. Demek 300MW’lik dört SMR Akkuyu’nun tek bir ünitesi kadar güç üretebilir, 16 tanesi ise Akkuyu’ya bedel olabilir.
SMR’ın özelliği ve güzelliği hem küçüklüğü, hem tasarımı nedeniyle güvenliği hem de adında da yer aldığı gibi modüler olabilmesi. Yani isterseniz sahiden 16 tanesini yan yana çalıştırıp Akkuyu gücü elde edebilirsiniz.
Halen dünya çapında 80’den fazla ayrı tasarım üzerinde çalışılıyor; devreye girmek üzere lisans almayı başarmış tasarımlar var, Çin’de iki farklı tasarım epeydir çalışır durumda.
Amerikan GE ve Japon Hitachi şirketinin birlikte geliştirdiği 300 MW’lik bir SMR Kanada’nın Ontario’sunda devreye girmek üzere ve her bir ünitenin fiyatı 4,5 milyar dolar oldu.
İşletmeci şirket uzun dönemde her bir MegaWatt saat elektrik için maliyetinin 50-65 dolar arasında bir yere düşmesini bekliyor. Bu hesap doğruysa, elektriğin kWh fiyatı 5 ile 6,5 cent arasında olacak demektir. Türkiye, Akkuyu için 15 yıl boyunca kWh başına 12,35 centten alım garantisi verdi, unutmayın (Ülkemizde elektriğin tüketiciye satış fiyatının uzun dönemli ortalaması 15-17 cent civarında, bazı Avrupa ülkelerinde bu fiyat 50 centi buluyor).
Yine bu fiyatlardan hareketle bir hesap yapayım, Akkuyu’nun Rus Rosatom’a maliyeti 25 ila 30 milyar dolar civarında olacak. Oysa aynı kapasiteyi yukarıda verdiğim fiyatla SMR’dan elde etmek isteseniz maliyet 72 milyar doları buluyor.
Ama şunu unutmayın: SMR’ın bu maliyeti daha yeni oluşan bir teknolojinin maliyeti. Bu fiyat mutlaka ve mutlaka düşecek. Kaldı ki GE/Mitsubishi’den çok daha ucuza SMR yapanlar şimdiden var zaten.
Ben kendi adıma uzun zamandan beri Türkiye’nin enerji geleceğinin rüzgar, güneş ve hidroelektriğin yanısıra SMR’larda olduğunu düşünüyorum. Türkiye bütün termik santrallarını kapatabilir, hatta kapatmalı. 30 veya 40 yıllık bir perspektifte bütün termik ve doğal gaz dönüşüm santrallarını kapatmak Türkiye’yi sadece dünyanın ilk enerjide karbon nötr ülkesi yapmakla kalmaz, elektrik fiyatını ucuzlatır bile.
SMR’ların bir başka güzelliği işletme maliyetinin düşüklüğü. Bu küçük santralların yakıt çubuklarının büyük santrallar gibi kısa aralıklarla yenilenmesi gerekmiyor.
Akkuyu, Sinop ve İğneada’nın nükleer santral için seçildiğini ben çocukken ders kitapları bile yazıyordu. Bu seçimin tek sebebi deprem riskinin azlığıydı.
Bir başka güzellik bir deprem ülkesi olan Türkiye’nin nükleer santralını Akkuyu’ya kurmak zorunda kalmaktan kurtulması aslında. Bu küçük modüler santralları istediğimiz her yere, fay hattının tam üzerine bile kurabiliriz. Bölgesel ihtiyaçlara bölgesel çözümler sunmak, Türkiye’nin uzun enerji iletim hatlarında yaşadığı ciddi enerji kaybını da azaltır.
Nükleer santrali Akkuyu’ya depremden korumak için yaptık ama bu santral soğutma suyunu ortalama sıcaklığı 22 derece olan Akdeniz’den alacak, dolayısıyla verimsiz bir soğutma yapacak. Bunu dengelemek için nihayetinde santralın dört ünitesinden biri santralın soğutma suyu pompalarına elektrik üretecek aslında. Bu da büyük verim kaybı.
İşte Selçuk Bayraktar’ın girdiği yeni iş kolu bu. Kendisi 1,5-2 yıldır çalıştıklarını ve iki yıl içinde ilk santrallarını ortaya çıkaracaklarını söylüyor. Kimsenin aklına da bu süreden şüpheye düşmek gelmiyor, çünkü müthiş bir özgüvenle söylüyor bütün bunları.
Selçuk Bayraktar’ın varlığından ve oynamakta olduğu rolden şikayet edecek değilim ama Türkiye onun bu söylediklerini 70’li yıllardan beri yapıyor, geliştiriyor olabilirdi aslında. Çünkü ortada ne yeni bir keşif var ne de yeni bir icat.
Tek fark şu: ‘Biz nükleeri beceremeyiz’den ‘Yapabiliriz’ zihniyetine geçilmiş olması. Aslında pek çok konuda en büyük düşmanımız da bu ‘biz beceremeyiz’ zihniyeti değil mi?

