
Selahattin Demirtaş’ın resmi görüşüyle şahsi görüşü
Şimdi hatırlamıyorum, ilk rahmetli Celal Başlangıç’tan mı dinledim, yoksa Hasan Cemal’den mi ama hikaye şöyle:
Gazeteci Diyarbakır’da kahvenin önünde oturan Reşo’ya o günkü güncel durumla ilgili bir siyasi soru sorar. Reşo’nun cevabı bir başka soru olur:
“Resmi görüşümü mü soruyorsun, şahsi görüşümü mü?”
Bu hikayeyi duyduğumdan beri, belki 40 yıldır ben de sık sık bana görüş soranlara bu cevabı veriyorum.
Tam olarak neyle suçlandığı bile belli olmadan hayatının son 9 yılını cezaevinde geçiren ve daha da orada kalacakmış gibi duran Selahattin Demirtaş’ın iktidarın ‘Terörsüz Türkiye’ adını verdiği süreçle ilgili resmi görüşünü biliyoruz.
Cezaevindeki hücre arkadaşı Selçuk Mızraklı ile birlikte 9 Ağustos’ta Meclis’e bir açık çağrı yapıp ‘Çerçeve Yasa’ya evet oyu verilmesini istemişti ve o çağrıda şöyle diyordu:
“Hiç kimse kıymetli çabaların altında gizli hesaplar, kirli planlar arayarak zaman tüketmemeli, enerjisini boşa harcamamalıdır. Şüpheyle yaklaşan veya olumsuz ön yargıyla bakan çevreler bu süreci istedikleri kadar eşelesinler; altından bin yıllık kardeşliğimizden, birbirimize sıkı sıkıya sarılma arzusundan ve Kürdüyle Türküyle hep birlikte Türkiye olma duygusundan başka bir şey bulamayacaklardır.”
Demirtaş ve Mızraklı mesajlarında bir de temennilerini dile getiriyordu: “Elbette tüm bu çabalar güçlü ve köklü demokrasi, adalet, eşitlik ve özgürlük reformlarıyla devam etmeli, halkımızın hak ettiği, layık olduğu huzurlu bir yaşama kavuşmasına katkı sunmalıdır.”
Evet, bunların hepsi olmalıydı ama önce yasaya evet oyu verilmeliydi.
Aynı Selahattin Demirtaş birkaç gün önce hücre arkadaşı Selçuk Mızraklı’nın salı günü cezasını tamamlayıp özgür kalacak olmasıyla ilgili de bir mesaj paylaştı.
Demirtaş edebi üslupla yazdığı mesajında kendisi hücredeki TV’de Melih Gökçek’in ağzında sakızla Ankara Adliyesine gelişini seyrederken Selçuk Mızraklı’nın masada kare bulmaca çözdüğünü hayal etmemizi istiyor.
Sözü ona bırakıyorum:
“Bu defaki bulmaca bir hayli zor olsa gerek, Hoca içinden çıkmaya çalışıyor. Epey düşündükten sonra buluyor; soldan sağa dokuz harfli ‘kardeşlik’miş.
‘Sorusu neydi’ diyorum. ‘Sorusu cevabından daha zor’ diyor.
MGK kararıyla yürürlüğe gireceği zannedilen yıpratılmış, örselenmiş, içi boşaltılmış, kolektif duygu durumu.
‘Zormuş’ diyorum.
Dr. Adnan Selçuk Mızraklı 63 yaşında, Diyarbakır’ın yüreği sevgiyle dolu genel cerrahı. Sadece dört ay belediye başkanlığı yapabildi. Sonrasında suçsuz, günahsız, delilsiz, hukuksuz yedi yıl hapis.
Hava çok sıcak, basık, boğucu, terliyoruz habire. Bazen bu kuyunun dibinde nefes almak bile zorlaşıyor. Hoca’nın gözü bir ara televizyona takılıyor, bir süre kalıyor öyle. Neye baktığına bakıyorum.
Dört ay belediye başkanlığı yapabilmiş suçsuz, günahsız, yüreği sevgiyle dolu Diyarbakır’ın doktoru; yedi yıldır tutulduğu hücreden, 25 yıl belediye başkanlığı yapmış Ankara’nın parsel parsel günah yüklü şahsiyetinin sakız çiğneyerek adliyeye girişini izliyor.
Bulmaca giderek zorlaşıyor ama Hoca inatçı; yukarıdan aşağıya altı harfli, ‘adalet’.
Sorusu neymiş?
‘Geç olsa bile gelmeyen, MGK kararıyla gelebileceği zannedilen insan onurunun mütemmim cüzü.’
Zormuş gerçekten.
Şahıs az sonra elini kolunu sallayarak adliyeden çıkıyor, ‘Ben öyle çekirge gibi üç defa değil, 500 defa sıçradım’ diyor.
‘Keramet sakızda mı acaba, sen bir defa bile sıçrayamadın Hoca’ diyorum.
‘Yok’ diyor, ‘O çiğnediği sakız değil, insanlık onuru. Ben bir defa bile çiğnemedim, çiğnetmedim de.’
Dr. Adnan Selçuk Mızraklı Diyarbakır’ın dört ay belediye başkanlığına karşı yedi yıl hapis yatmış ve cezasını tamamlayarak, “kardeşlik” henüz ona uğramadan 8 Eylül Salı günü tahliye olacak temiz yürekli bilgesi.
Son beş yıldır ben ona emanettim, o bana emanetti. Salı sabahı buradan çıkacak, akşamına da Diyarbakır Havaalanı’nda olacak. Artık size emanettir.
İçeriden dışarıya sekiz harfli: ‘ÖZGÜRLÜK’.
Hoca bulmacayı tamamlamak üzere.
Televizyonun sesini kısıyoruz, şahıs halen bir şeyler söylüyor. Az sonra haberlerde sürecin geldiği aşamaya ilişkin ayrıntılar verilecekmiş.
Hoca bulmacadaki son soruyu da çözüyor.
Tepeden tırnağa beş harfli: ‘İRADE’.
‘Sorusu neymiş’ diyorum.
‘Bunun sorusu yok’ diyor Hoca, ‘Sadece cevabı var.’
Hoca, salı akşamı Diyarbakır’da hayırlısıyla.
Kesin, Sakızcı Memo da karşılamaya gelir. Yalnız, bizim sakızcımız çok haysiyetlidir, başkalarıyla karıştırmayın sakın.
Tû her hebî Mamoste. Her bijî. Biçe rêya te her tim vekirî be.”
Bir yandan memlekete öyle güzel demokrasi ve özgürlükler gelecek ki düne kadar dağda elinde silahla eylem yapan PKK’lılar ovaya inecek, siyaset yapacak; bir yandan eli silaha belki Türk ordusunda askerlik yaparken birkaç kez değmiş Selahattin Demirtaş siyaset yapamayacak, cezaevindeki hücresinde gün saymaya devam edecek…
Esasen Selçuk Mızraklı da Selahattin Demirtaş da ve onlar gibi başka pek çok kişi de başından beri bu son “çözüm süreci”nin içerdiği çelişkilerin, tuhaflıkların cisimleşmiş halleri.
Demirtaş’ın sitemlerini içinde tutamıyor, sadece “şahsi görüşü” olarak eş dost arkadaştan başka kimseyle konuşamıyor olmaktan çıkması son derece insani bir durum.
5 yıllık hücre arkadaşından ayrılıyor, kolay değil. Eh, arkadaşına “Biraz daha kal, beni yalnız bırakma” diyecek hali de yok. Ama hepimiz biliyoruz; salı günü Edirne’de cezaevinden salıverilecek, akşamında da Diyarbakır’da olacak olan Selçuk Mızraklı’nın kalbi de aslında Edirne’de, 5 yıllık hücre arkadaşında kalacak.
Demirtaş’ın resmi görüşü ile şahsi görüşü işte böyle.
Bu farkın derin siyasi anlamları üzerinde kafa yormaya da kalem oynatmaya da gerek yok. Önce bu insani durumu içimize bir sindirelim.

