24-09-2026
İsmet Berkan

En büyük siyasi mühendisliğin 46. yılı

En büyük siyasi mühendisliğin 46. yılı

Bundan 46 yıl önce Türkiye bir askeri darbeye uyandı.

O sabah herkesin duyguları farklıydı.

Yüksek sesle darbeyi desteklemese bile pek çok kişi için için “Hayatımız kurtuldu” diye düşünüyordu.

Cumhuriyet gazetesinde çalışıyordum. O sabah, mahalle komşumuz ve Cumhuriyet’in istihbarat şefi rahmetli Selahattin Güler’in Renault 12 arabasında, yine rahmetli foto muhabirimiz Ali Alakuş’la birlikte onlarca kontrol noktasında durdurulduktan sonra gazeteye ulaştığımızda, gazetede pek az kişi vardı.

İstanbul’da neredeyse her köşe başında askeri kontrol noktaları bulunuyordu.

Biraz sonra darbenin lideri Kenan Evren’in ilk basın toplantısı TRT’den canlı yayınlandı. Salondaki bütün televizyonların sesi sonuna kadar açılmıştı.

Rahmetli İlhan Selçuk’u hatırlıyorum, ekranı görebilmek için bir masanın üzerine çıkmış pür dikkat Kenan Evren’i dinliyordu. Evren konuşmasının bir yerinde “İrticaya karşıyız” deyince İlhan Abi bu cümleyi çok önemsedi.

Birkaç ay içinde anladık ki 12 Eylül darbecileri evet siyasal islamı hapse atmışlar ve başka bütün siyasi partiler gibi onları da yasaklayıp yargılamaya karar vermişlerdi ama bir yandan da kendilerine yegane dayanak olarak “Doğru İslam”ı seçmişlerdi.

Kenan Evren sanki bir siyasi parti lideri gibi yurt gezileri yapıyor, meydan nutukları atıyordu ve bu nutuklarda sık sık Kuranı Kerimden ayetler okuyor, karşısındaki kalabalığa “Doğru İslam”ı anlatıyordu.

Evet, elbette sık sık laiklikten dem vuruyordu ama kendisine ve darbesine meşruiyet yaratmak için sürekli İslama başvuruyordu. 12 Eylül öncesinin en dindar partisi olan Necmettin Erbakan’ın MSP’si bile bu kadar din referanslı değildi.

Kenan Evren yıllar boyu süren bu meydan mitinglerinde ve konuşmalarında sadece “Doğru İslam” anlatmıyordu; bir de “Doğru Atatürk” anlatıyordu. Darbe rejiminin bir diğer meşruiyet kaynağı buydu: Atatürk’ü bir fetiş objesi haline getirmek.

Türkiye’nin laik-dinci ekseni adı verilen sahte eksen üzerinde bölünmesi böyle yaratıldı.

Bu eksen sahteydi, gerçek hayatta ve siyasette hiçbir karşılığı yoktu ama ülkemizin son 46 yılına maalesef damgasını vurdu. Bugün hala o eksenden tam olarak çıkabilmiş değiliz.

12 Eylül öncesi Türkiye, tam anlamıyla bir “yönetemeyen demokrasi” idi. Bunun sebebi, 12 Mart 1972’deki yarı askeri darbenin siyaset kurumu üzerinde bıraktığı ağır hasar ve bölünmüşlüktü. Ama aslında tam da siyasi konsolidasyon gerçekleşiyordu; bir genel seçim olsa Adalet Partisi’nin öyle Milliyetçi Cephe koalisyonlarına ihtiyaç duymadan tek başına iktidara geleceği çok belliydi.

Küçük partilerin baskısından kurtulacak olan siyaset, yeniden AP-CHP eksenine oturacak, sağ-sol bölünmesi olarak normal yolunda ilerleyecekti.

12 Eylül bu doğal akışı kesti; yerine aslında neredeyse 2002 sonuna kadar devam eden uzun mu uzun bir ara dönem yarattı. 12 Eylül öncesi tamamen konsolide olmak üzere olan merkez sağ siyaset kabak gibi ortasından ikiye bölündü; benzer bir kaderi merkez sol da yaşadı.

Arada yaşanan 28 Şubat müdahalesi merkez sağ ve soldaki bölünmüşlüğü daha da uzattı.

Siyaset hiçbir zaman eski mecrasına oturmadı; 2002 sonunda Ak Parti tek başına iktidar olduğunda herkes birden ana bölünmenin laik-dinci bölünmesi olduğuna inandı.

Çünkü 28 Şubat ana bölünmenin bu olduğuna dair sahte inancı yeniden canlandırdı.

Tam 2015’ten sonra siyaset yeniden “normal” sayılabilecek mecrasına geri dönmeye hazırlanırken 15 Temmuz felaketini yaşadık ve bu kez Tayyip Erdoğan bu felaketin içinden yep yeni bir siyasi bölünmeyi yaratmayı tercih etti: Bir yanda kendisinin etrafında toplanan “milliyetçi-muhafazakar” kanat; karşı tarafta ise neredeyse her fırsatta “vatan haini” olarak nitelenen kanat.

Erdoğan’ın 2023 zaferi veya muhalefetin ağır hezimeti muhalefeti kültür savaşının dışına çıkıp ‘sol’ kabul edilebilir bir çizgide tam yeniden konsolide ediyordu ki, Erdoğan’ın yeni müdahaleleri geldi, bu kez CHP’yi parçaladı.

Bugün yaşadığımız normal dışı durumu 46 yıl önceki devasa siyasal mühendislik yüzünden yaşıyoruz ve ülkece hala normale dönmenin yollarını arıyoruz.

Adliye eliyle yapılan siyasi mühendislik

Adliye eliyle yapılan siyasi mühendislik

Ekrem İmamoğlu daha önce iki kez beraat ettiği bir “kamu görevlisine hakaret” davasından bu kez mahkum edildi. 2 yıl 1 aylık hapis cezası bir yana, mahkeme İmamoğlu’na aldığı bu cezadan ötürü siyaset yasağı da getirdi.

Bu İmamoğlu’nun ilk siyasi yasağı değil. Daha önce de seçim kurulu üyelerine hakaret ettiği gerekçesiyle böyle bir mahkumiyet almıştı.

Türk yargısının Ekrem İmamoğlu’nu siyaset yapamaz hale getirmek için gösterdiği yoğun çaba hiçbir şart altında “normal” değil.

İptal edilen üniversite diplomasıyla yetinmiyorlar, onu doğrudan muhtar bile seçilemez hale getirmek için ardı ardına kararlar alıyorlar.

İmamoğlu hakkında sayısını ezberden bilemediğimiz kadar çok dava var. Bu davaların sonu da hep siyaset yasağına varıyor, hapis cezalarının yanısıra.

Bütün bunlar elbette “normal” de değil, sıradan da.

İşin tuhafı, bu kararları alanların, tepede verilen bir kararı uygulamakta en ufak tereddüt göstermeyenlerin bu devrin sonsuza kadar süreceğine dair sarsılmaz inançlar.

Oysa hayat hepimiz için uzun. Bu devir de bitecek bir gün ve bugün bu mühendisliği yapanlar bilmiyorum o gün geldiğinde ne yapacaklar?