27-09-2026
İsmet Berkan

Bir kez daha: Bütün renkler hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler

Bir kez daha: Bütün renkler hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler

Şair Özdemir Asaf’ın meşhur dizesini geçen hafta da bir yazıma başlık yapmıştım, bugün yeniden aynı dizeyi başlıkta görüyorsunuz.

O yazımda, yaşadığımız fon soygunun herkesin gözünün önünde yaşandığı halde kimsenin soyguna müdahale etmemesinin arkasında ülkemizdeki tek kişilik iktidar yapısının beraberinde getirdiği sorunlar olduğunu anlatmaya çalışmıştım.

Şimdi, cumartesi sabahı, tam da o yazıda ima edilen şeye dair önemli bir bilgi ortaya çıktı: Adalet ve Kalkınma Partisi’nin eski bir bakanı olan, halen bu partide genel başkan yardımcısı olarak görev yapan Fatma Betül Kaya’nın hisse senedi manipülasyonundan ciddi kazanç elde ettiği ortaya çıktı.

Fatma Betül Kaya ve eşinin bu hisse manipülasyonundan sadece 5 ayda 100 milyon lira koyup neredeyse 1,8 trilyon geri aldığına bakıp 1,7 milyar liralık net kazancı dudak uçuklatıcı bulabilirsiniz. Ama öyle değil.

Fatma Betül Kaya ve eşinin elde ettiği kazanç, bir anlamda onlara “bahşiş” olarak verilmiş bir para. Bu düzeni kuranlar, çok ama çok daha fazlasını kazanırken potansiyel olarak onlara engel olacak kurumlar arkalarını dönsün, kendilerini yakalamasınlar diye dağıtılan bir dizi “bahşiş”ten biri bu sadece.

Fatma Betül Kaya ile ilgili bilgiler kim bilir nereden sızdı, ben nereden sızmadığını biliyorum: Savcılığın yürüttüğü soruşturmadan değil. Çünkü savcılık henüz sadece fonlarla ilgili, borsayla değil.

Fatma Betül Kaya bir anlamda bu soygun sistemini kuranlar açısından ikinci planda bir isim. SPK’nın diyelim Tera’ya, diyelim Pusula’ya arkasını dönmesi, bu grupların yaptıklarını görmezden gelmesi için ana iktidar çemberine daha da yakın başka isimlere ihtiyacı vardı. Ben merakla o isimleri bekliyorum.

Bakın bugün Fatih Altaylı’nın yazısında geçen bir isim var mesela, bu soygun düzenini kuranların kafalarının nasıl çalıştığı konusunda temsil edici özelliği olan bir isim.

Fatih son soygunda kendi isimlerinin kullanılmasına izin veren Emre ve Kerem Alkin kardeşleri yakından takip ederken kimsenin yapmadığını yapmış, Ticaret Sicili gazetelerine bakıp Alkin kardeşlerin ne zaman Tera yönetimine girdiğine ve daha önemlisi kimin yerine o yönetim kurullarına girdiklerine bakmış.

Alkin kardeşler, Prof. Dr. Ertan Aydın Tera yönetiminden ayrıldıktan sonra girmiş.

Peki kim Ertan Aydın?

22 yıl önce, gazeteci olarak Tayyip Erdoğan’ın 2004 yılı yerel seçim kampanyasını izlerken bir miting sırasında, miting kürsüsünün arkasında tanıştığım genç bir adam.

ODTÜ Siyaset Bilimi mezunu, Amerika doktoralı, siyasal iletişim konusunda sahiden dünya çapında bir uzman. Ak Parti’nin o zaman Beşir Atalay tarafından yönetilen kurmay heyetindeydi ben tanıdığımda. 

Bir yandan siyasi araştırmalar dizayn edip bunları uygulatan, bir yandan da o araştırmaların sonuçlarına göre parti liderinin, partinin ve yerel adayların söylemini ayarlayan, yani siyasi stratejiyi çizen ekibin parlak bir üyesiydi.

Ertan Aydın, Tayyip Erdoğan’ın ve Ak Parti’nin 2004 yılından beri kazandığı her seçimde ve referandumda o arka plan ekibinde oldu; son dört seçimdir kampanyaları o yönetiyor, yani siyasi strateji ekibinin başında o var.

Tayyip Erdoğan’a doğrudan erişimi olan az sayıda insandan biri Ertan Aydın.

Kamuoyunda adı tanınan, kendisi çok ön plana çıkan bir kişi değil. Onu sadece bilenler biliyor, önemini bilenler anlıyor.

Peki Tera’nın kurucusu baba oğul Oğuz ve Emre Tezmen nereden biliyordu Ertan Aydın’ı ve finansla hiç ilgisi olmamasına rağmen onu neden yönetim kuruluna aldılar?

Bu sorunun cevabı hakkında bir fikrim var ama esas cevabı Emre Tezmen vermeli.

Ertan Aydın, epey önce Tera yönetiminden ayrılmış. Ben eminim, Tera patronları bir zamanlar Ertan Aydın’dan umdukları fonksiyonu yerine getirmek üzere başka bir isim bulmuşlardır kendilerine.

O isim Fatma Betül Kaya değil ama. Bunu bilin.

Ali Babacan farkı diye bir şey var

Ali Babacan farkı diye bir şey var

Bugün bu yazı biraz gecikerek yayına giriyor, gecikmenin sebebi sabah zamanımın büyük bir bölümünü Fatih Altaylı’nın Ali Babacan’la yaptığı söyleşiyi izlemekle geçirmem.

Fon soygunu konusunda bir haftayı aşkın zamandır hepimiz atıyoruz, tutuyoruz ama hiçbirimiz meseleyi Ali Babacan’ın anlattığı netlikte anlatmayı başaramadık. O yüzden sadece Babacan’a değil, Fatih’e de teşekkür borçluyum, kafamı netleştirdikleri için.

Babacan net biçimde yaşanan soygunun adını koyuyor: Yönetim krizi.

İşi tam da böyle soygunları daha gerçekleşmeden önlemek olan iki kurumu var Türkiye’nin: Borsa yönetim kurulu ve SPK.

Borsa yönetim kurulu hisse fiyatlarının şişirilmekte olduğunu en önce ve en kolay görecek kurum. Onlar bunu görür görmez SPK’ya bildirecek, SPK bildirimi alır almaz işlemleri durduracak, cezaları kesecek.

Türkiye’nin yasalarla kurduğu mekanizma bu.

Ama bu mekanizma tam olarak 2018’den beri işlemiyor. 8 yıldır bizim borsamız orman kanunlarının geçerli olduğu, sadece bu son soygun değil yüzlerce başka soygunun yaşandığı korkunç bir yer.

Öyle olduğunu hepimiz ve herkes biliyor.

Ali Babacan müthiş bir serinkanlılıkla bütün bunları anlatıyor Fatih Altaylı’ya. Yetersiz, bilgisiz ve en önemlisi kötü niyetli yönetimlerin bu soyguna nasıl izin verdiğini, daha önemlisi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın istese bu düzeni tek bir imzayla çözebileceğini ama işler bu seviyeye gelene ve saklanamaz olana kadar müdahale etmediğini, gerçekte bugün de bir müdahalenin yapılmadığını basitçe anlatıyor.

Söyleşinin bir yerinde az kalsın sandalyemden düşecektim. Ali Babacan, Altaylı’ya döndü, “Bakın” dedi, “Bir saattir konuşuyoruz değil mi? Bu bir saatte sorunu teşhis ettik, çözüm reçetelerini verdik. Aslında bu kadar basit bu işi çözmek.”

Bir haftadır toplantılar yapılıyor, en son bir toplantıya bizzat Cumhurbaşkanı başkanlık etti.

Babacan’ın söylediği çözüm de gelmedi, gerçekte ortada bir teşhis de yok.

Çünkü bence iktidar hala “Bize fazla bulaşmadan bu sorunu nasıl kontrol altına alırız”ın derdinde, çözmenin değil.