02-10-2026
İsmet Berkan

“Bize seçimi kaybettirebilir”

“Bize seçimi kaybettirebilir”

“Her saniye yaralar, sonuncusu öldürür.”

Bizde nasıl bütün mezarlıkların kapısında Kuranı Kerimden “Her Canlı ölümü tadacaktır” cümlesi yazılıysa, Avrupa’nın pek çok yerinde kiliselerdeki ve meydanlardaki saatlerin altında da bu ifade yazılıdır.

İnsana ölümlülüğünü hatırlatır bu aslı Latince olan şiirsel cümle.

Ölüm, elbette bir an. Ama o ana gelene kadar pek çok şey birikir, birikir. Hayatımız boyunca saniyelerin birikmesi gibi. Ve o birikmelerin sonuncusu öldürücü darbeyi vurur.

Hayatla ilgili bu temel gerçek siyasetle de ilgili aslında. Ama bir önemli fark var, onu yazının en sonunda yazacağım.

Gerek lideri Tayyip Erdoğan gerekse partisi Adalet ve Kalkınma Partisi, neredeyse sonsuz gözüken bir özgüvenin partisi.

Ama sanırım bu cümleyi artık “di’li geçmiş zaman” olarak kurmak, “partisiydi” demek lazım.

Çünkü bu partinin 25 yıllık ömründe belki ilk kez bazı önde gelen partililer ve onların yakın çevresindeki medya yorumcuları “Seçimi kaybedebiliriz” diye konuşmaya başladılar.

Aslına bakacak olursanız, Ak Parti’nin yapılacak bir sonraki seçimi kaybedeceği zaten neredeyse mutlak bir gerçek olarak karşımızda. Son yapılan bir ankete bakıyorum; Cumhur İttifakı’nın toplam oy oranı yüde 40’ın altına inmiş durumda. Uzun zamandır bu böyle. Yani bir sonraki parlamentoda Cumhur İttifakı çoğunluk olamayacak ve Tayyip Erdoğan’ın 2002’den beri kesintisiz devam eden Meclis çoğunluğu sona erecek.

O yüzden, Ak Partililerin dilindeki “Seçimi kaybedebiliriz” cümlesi, aslında “Reis seçimi kaybedebilir” anlamına geliyor; yoksa parti kaybedeli çok oldu. Reis de kaybederse, sadece Meclis çoğunluğu değil iktidar da elden gidecek.

Peki ne oldu da, Ak Partililerin ve onun yakın çevresindeki medyanın öz güveni sarsıldı, belki tarihlerinde ilk defa “Reis seçimi kazanamayabilir” noktasına geldiler?

Son fon soygunu yüzünden mi?

Hem evet hem hayır.

Her saniye yaralar, sonuncusu öldürür, unutmayın. Fon soygunu sonuncu yara diyebiliriz; ama bu 25 yılda Ak Parti öyle çok yara biriktirdi ki, son yara belki de gerçekten öldürücü olacak.

Seçime 13 ila 17 ay var. Çok uzun bir süre sayılmaz.

Bugünün fon yangınının bir bölümü bu süre içinde mutlaka söndürülmüş olacak ama tamamı sönmeyecek; daha fenası yanan bölümlerin dumanı da tütmeye devam edecek, oradaki yaralar kapanmayacak.

Tayyip erdoğan iktidarı fon krizi olduktan sonra bir süre şoka girdi ve krize müdahale etmedi. Müdahale krizin başlamasından 13 gün sonra, 1 Ekim sabahı geldi. Oysa iyi yönetim o 13 günü boşa harcamaz, yangını hemen söndürmeye girişirdi.

Ama şunu gördük ve görmeye devam ediyoruz: Bu soruna tam anlamıyla, hani Tayyip Erdoğan’ın söz verdiği gibi “Ucu nereye giderse gitsin, kime dokunursa dokunsun” kararlılığıyla müdahale hala edilmiyor.

Tayyip Erdoğan iktidarında bu hep böyle oldu. Emekliler için de, Türkiye’nin orta sınıfları için de, asgari ücretli işçiler için de, açılan ekonomik yaraların hiçbiri tam olarak iyileşmedi, yara hep bir miktar açık ve canlı bırakıldı. Şimdi aynı şey, biraz daha tuzu kuru olan bir kesim için de hayata geçiyor. Fon yarası da bir ölçüde açık kalacak.

Ak Parti’den bazı isimlerin yüksek sesle “Reis bu seçimi kaybedebilir” demesi biraz bu farkındalıktan kaynaklanıyor.

Geçmişten  kalma çok sayıda açık yarası var bu milletin. Tayyip Erdoğan bu yaraları açtı ve hiçbirini doğru dürüst onarmadı.

“Her saniye yaralar, sonuncusu öldürür” benzetmesi yapmam bundan.

“Reis seçimi kaybedebilir” lafını ilk söyleyenlerden olan eski gazeteci ve eski Ak Parti milletvekili Şamil Tayyar mesajını fon soygunu üzerine yazmıştı ama fon soygunundan önce emeklilerin durumunun düzelmesinden, yaygın açlığın  sona erdirilmesinden söz ediyordu; “Bunlar düzelmezse reis kaybedebilir” diyordu. Aynı şeyi aynı önceliklendirmeyle Yeni Şafak yazarları da söylüyor.

Geçmişin yaralarının ansızın hatırlanması, tabii fon soygununda dönen paraların astronomik boyutundan. Düşünün Fatma Betül Sayan Kaya, cebine 2,2 milyar lira koydu ve hala cebinde duruyor bu para. Bu paraya bankanın verdiği 32 günlük faiz 70 milyon liranın üzerinde. (Faizi yıllık yüzde 42 diye düşünsek, 2,2 milyar 81 milyon faiz getiriyor, bunun yüzde 10’u olan 8,1 milyon stopaj olarak kesiliyor, geriye 72,9 milyon lira kalıyor. Kaya çifti eğer parayı faize yatırdıysa vadeleri bu ayın ortalarında doluyor.)

Paranın kendisini bıraktım, sadece bir aylık faiz geliri Ak Parti’ye oy veren seçmenin en az yüzde 80’inin yıllık gelirinden fazla.

Her saniye yaralar, sonuncusu öldürür demem bundan.

Ama başta da söyledim, ölüm ile siyasette seçim kaybetmek arasında bir önemli fark var: Siyasette seçim kaybetmek ölmek değildir, aksine bir silkinme ve gelecek için yenilenme fırsatı olabilir.

Tayyip Erdoğan belki de kendini 2028’e değil, 2033’e hazırlamalı.

Kurumsal bozulmanın sonuçları

Kurumsal bozulmanın sonuçları

Yaşadığımız fon soygununu sadece kötü kalpli ahlaksız birilerinin yaptığı dolandırıcılık olarak adlandırmak bize gerçeğin sadece yarısını gösterir.

Doğru, ortada gerçekten kötü kalpli ve ahlaksız bir takım insanlar var; onların aç gözlülüğü bugün bize bunları yaşatıyor.

Ama onun ötesi de var. Türkiye’nin bu soygunu önlemekle, böyle bir şeyin asla yaşanmamasını sağlamakla görevli kurumları da yıllar boyunca yaşananları ya kasıtlı olarak ya da tamamen beceriksizlikten izlemiş, müdahale etmemiş.

İnanın bana, eğer bu kurumsal göz yumma soygundan pay kapma ahlaksızlığıyla yapılmışsa daha çok sevineceğim. O zaman kurumlardaki çürük elmaları ayıklamak durumu düzeltmeye yetecek.

Ama yok, bu göz yumma tamamen beceriksizlikten, bürokratik vurdumduymazlıktan, “Benim değil onun görevi” diye düşünmekten olduysa o zaman durumumuz daha vahim demektir.

Bakın Türkiye benzer bir olayı Rıza Zarrap olayında yaşadı. Bu genç adam, İran devletine ait parayı açıkça İran’a uygulanan yaptırımları delecek şekilde sistemden dışarı çıkardı.

Yaptırımların ihlalinin Türkiye Cumhuriyeti Devleti açısından ciddi ve çok ağır sonuçları olabilirdi, nitekim HalkBank yıllarca yargılandı, ipin ucundan siyasi pazarlıklarla kurtuldu. Bütün bunlar olurken Türkiye’nin Dışişleri Bakanlığı’ndan Hazine Bakanlığına, oradan BDDK’ya kadar bütün kurumları uyudu, tek bir kişi çıkıp “Yahu arkadaşlar bu yaşananlar çok tehlikeli” demedi, ta ki polisiye operasyonlara kadar.

O zaman hükümetten dört bakan bu olayla ilgili rüşvet almakla suçlandı ama unutmayın, onların hiçbiri gerçekte Rıza Zarrap olayından ötürü alarm zilini çalıp bu tehlikeli oyunu durdurma makamında olan isimler değillerdi.

Dışişleri Bakanlığı da, Hazine Bakanlığı da, Zarrap olayıyla ilgili olarak ABD tarafından defalarca uyarılmıştı üstelik ama Türkiye’nin kurumları uyudu. Aynen şimdi olduğu gibi.