10-10-2026
İsmet Berkan

Bağımsız denetim şirketlerinin bu soygunda hiç mi rolü yok?

Bağımsız denetim şirketlerinin bu soygunda hiç mi rolü yok?

Yaşı yetenler, Amerika’da 2001’de yaşanan Enron skandalını hatırlayacak.

Bu enerji şirketi, bağımsız denetimden geçen bilançosunda açıkça yalan söylemiş, kendini olduğundan daha kârlı ve daha az borçlu göstermiş; buna kanan yatırımcılar da şirketin hisse senetlerine yönelip şirketin değerini 60 milyar doların üzerine çıkartmıştı.

Sonra bu yalanlar bir günde ortaya çıktı. Şirket iflas etti. Hisse senetleri 91 dolardan 1 doların altına düştü.

Peki nasıl olmuştu da Enron bu yalanları yıllarca söylemiş, sonra da Amerika tarihinin en büyük iflasını yaşamıştı?

O zamanlar dünyanın en büyük 5 bağımsız denetim şirketinden biri olan Arthur Andersen sayesinde.

Arthur Andersen, Enron ile işbirliği yapmış, bu şirketin yalan söylemesine yardımcı olmuş, onun bilançosunu olduğundan çok daha parlak hale getirecek çeşitli kalem oyunlarına girişmiş, hatta şirketin kötü durumunu gösteren belgelerin yakılıp yok edilmesinde bile rol oynamıştı.

Bu skandal sadece Enron’u batırmadı; o zamanlar Türkiye’de de çok kalabalık bir ofisi ve çok sayıda müşterisi olan dünya devi Arthur Andersen’i de yok etti. Artık böyle bir denetim şirketi yok.

Nasıl 60 milyar dolarlık bir borsa dolandırıcılığı Amerika için çok büyükse, 17 milyar dolarlık bir borsa dolandırıcılığı da Türkiye için astronomik büyüklükte bir skandal.

Ve bu skandal da, aslında aynen Enron’da olduğu gibi bağımsız denetim şirketlerinin katkısı olmadan yaşanamazdı.

Bizim fon soygunumuzda, üç haftadır bir sürü şeyi konuşuyoruz ama bağımsız denetim şirketlerinin bu soygunun yapılabilmesinde oynadığı rolü konuşmuyoruz.

Bizim Sermaye Piyasası Kanunumuz sadece halka açık şirketlere bağımsız denetimden geçme, bilançolarını onaylatma zorunluğu getirmiyor. TEFAŞ platformunda işlem gören her çeşit fon için de bu denetim gerekli ve yapılıyor da zaten.

Bağımsız denetim şirketinin yegane görevi fonun muhasebesinin düzgün tutulup tutulmadığına bakmak da değil üstelik. Denetim şirketleri, SPK yasasının 64. maddesinin 1. fıkrasının b bendiyle, denetledikleri şirketlerin “faaliyetlerinin sürekli ve düzenli bir şekilde yürütülmesini engelleyebilecek” şeyleri SPK’ya bildirmekle yükümlü tutulmuş. Bir başka deyişle, denetim şirketleri denetledikleri fonların aşırı risk taşıyıp taşımadığını, likit durması gereken kaynakların likit olmayan yerlere yatırılıp yatırılmadığını da kontrolla yükümlü aslında.

SPK, 28 Ağustosta hisse senedi fonlarla ilgili yayınladığı yeni mevzuatta, fonların az sayıda ve piyasada da sınırlı işlem gören hisselere yoğunlaşmasını yasakladı.

Ancak bu konuda SPK’nın yasaklamasına gerek kalmadan, mesele bağımsız denetim şirketleri tarafından yıllar önce dile getirilebilirdi. Fonun bütün performansı, dolaşımdaki hisselerinin neredeyse tamamı kendisine ait bazı hisse senetlerindeki değer artışına bağlıysa (ki batan fonların tamamı böyle) buradaki riskin yatırımcılara söylenmesi gerekiyordu.

Ama söylenmedi. İki gündür KAP açıklamalarında arıyorum, herhangi bir fonla ilgili bu anlamda minicik de olsa olumsuz görüş bildiren tek bir bağımsız denetim raporu bile bulamadım.

Okuduğum bütün bağımsız denetim raporlarında başlangıçta fonların maruz kalabileceği çeşitli risk biçimleriyle ilgili ansiklopedik anlatımlar var.

Örneğin, “Karşı Taraf Riski: Karşı tarafın sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmek istememesi ve/veya yerine getirememesi veya takas işlemlerinde ortaya çıkan aksaklıklar sonucunda ödemenin yapılamaması riskini ifade etmektedir” deniyor.

Tera’nın para fonunda bugün tam da bu risk gerçekleşti; ‘karşı taraf’ fona borçlarını ödemedi.

Ama daha çarpıcısı var. Bir başka risk, aynı raporda şöyle tanımlanıyor: “Yoğunlaşma Riski: Belli bir varlığa ve/veya vadeye yoğun yatırım yapılması sonucu fonun bu varlığın ve vadenin içerdiği risklere maruz kalmasıdır.”

Az önce söylediğim “karşı taraf riski”nde kasıt bizzat Tera’nın kendisiydi, çünkü para fonu Tera’nın hisse senedi fonlarından ve Tera Yatırım Bankası’nın kendisinden alacaklıydı, bunları tahsil edemedi. “Yoğunlaşma riski” de fazlasıyla vardı, Destek grubu şirketlerinin çok sayıda tahvilini üstünde taşıyordu.

Ama bağımsız denetçi, bu riskleri yokmuş kabul etti, fona olumlu rapor verdi.

Bugün tasfiyeye alınan 131 fon için de, alım satıma kapatılan 170 fon için de olumlu raporlar vardı.

Madem her şey olumluydu, bu fonlar nasıl battı? Bağımsız Denetim şirketleri görevlerini gayet güzel yaptı diyebiliyor muyuz?

Tartışmayı içerikten biçime kaydırmak

Tartışmayı içerikten biçime kaydırmak

Bana göre, medyanın varlığına ve işlevine ilişkin olarak yapılmış en güzel eleştirilerden biri şudur: “Medya tartışmaları içerikten biçime kaydırır.”

Gerçekten de öyledir. Biz gazeteciler, her önemli konunun içinde bir insan hikayesi koymak isteriz. Bunu abartınca da birden ana hikaye geride kalmaya başlar, ön plana bu bireysel hikaye çıkar.

Artık ülkemizde “medya” denebilecek bir kurum olmadığı için, ben izninizle medyaya ilişkin bu eleştiriyi muhalefet partisine yönelteceğim.

Tartışmamız fon soygunu. Muhalefet, fon soygununu halka daha iyi anlatabilmek ve buy soygunda Ak Parti ile Tayyip Erdopğan iktidarının oynadığı rolü sergileyebilmek için soyguna somut kişi örnekleri ekleme çabasında.

Fatma Betül Sayan Kaya böyle bir örnek mesela. Ama nedense muhalefet aynı hızla başka örnekler de bulmaya koştu, en son iki bakanla ilgili iddialar ortaya atıldı.

Ama bakanlar bu iddiaların iftira olduğunu söylüyor ve başladı bir biçimsel tartışma: Yoksa muhalefetin ortaya attığı bütün iddialar bu son iki bakan hikayesinde olduğu gibi iftira mıydı?

Birden fon soygunu içeriğini değil bu soygunun kendisiyle ilgisi dolaylı konuyu konuşmaya başladık.

Aferin muhalefete.