27-10-2026
İsmet Berkan

Tokugawa Shogunluğu ile fon soygununun ne ilgisi var?

Tokugawa Shogunluğu ile fon soygununun ne ilgisi var?

Sabah sabah Mehmet Altan’ın kulağını çınlatacağım.

O hep “Türkiye’nin en büyük sorunu dünyalı olamamak” derdi, ben de burun kıvırırdım.

Şimdi düşünüyorum, o haklıydı.

‘Dünyalı olamamak’ın doruk noktası “Yerli ve milli” olmak herhalde.

Bunu tarihte Japonya denedi.

Ülke, 1633 yılında Tokugawa Şogunluğuyla birlikte Japonya’yı bütün yabancı misyonerlere ve tüccarlara kapattı.

Öyle bir yıllığına iki yıllığına değil, 200 yılı aşkın bir süre boyunca Japonya “Sakoku” adı verilen dönemi yaşadı. Yani kapalı ülke. Ne ülkeye yabancı biri girebildi ne de ülkeden dışarıya kimsenin gitmesine izin verildi.

Tamamen “yerli ve milli” oldu Japonya.

Derken, bu kapanmadan 220 yıl sonra 1853 yılında buharla çalışan ve çelikten yapılmış bir Amerikan savaş gemisi geldi Japon kıyılarına. Amiral Perry komutasındaki gemi, limana girişinde selamlama amacıyla toplarını kurusu sıkı ateşledi.

Benzetme gibi olmasın ama yarın sabah dünyamıza uzaylılar devasa uzay gemileriyle gelseler, biz bugün 1853’te o gün Kyoto limanında o Amerikan savaş gemisinin yarattığı şaşkınlık kadar şaşırmayız.

Japonlar o sırada ok ve yaylarla, kılıçla savaşıyordu. Ateşli silahları ve barutu bilmiyor değillerdi ama bu silahlar yaygın değildi. Çelikten yapılmış bir geminin suyun üstünde nasıl olup da batmadan durduğuna, yelkenleri olmayan bu dev geminin nasıl hareket ettiğine akıl sır ermiyordu. Hele toplarından çıkan o ses…

Uzaylılar Kyoto’ya gelmiş gibiydi.

Japonlar, kendileri hiç bakmazken dışarıdaki dünyanın hangi seviyeye geldiğini görünce öyle büyük bir şok yaşadılar ki, çok kısa süre içinde 200 küsür yıllık bu tecrit politikası ortadan kalktı, Japonya “Meiji Restorasyonları” adıyla bildiğimiz devasa reform sürecine girdi.

Bu reformların sonunda, sadece 50-60 yıl sonra Japonya 1. Dünya Savaşı’nda çelikten savaş gemileri olan, güçlü bir kapitalist ve emperyalist ekonomiye sahip, oldukça zengin bir ülkeye dönüşmüştü.

Japonlar çok büyük bir hızla “dünyalı” olmuşlardı.

Japonya’nın bu dönüşümünü Osmanlı ile kıyaslayan çok kişi oldu; kitaplar yazıldı bu konuda.

Gerçekten de karşılaştırma çok çarpıcıdır. 

Osmanlı, her zaman dünyaya açıktı, Batısındaki ve Doğusundaki gelişmelere her zaman çok duyarlıydı. 1700’lerin sonunda yaşanan Karlofça felaketi, o sırada Osmanlı ordusunun savaşmayı reddetmesi (Maçin Mazharı vakası) sonrası saray, ülkede reform kararı aldı. Padişah 3. Selim, işe orduyu modernize etmekten başlamak istedi, Batılı ordular tarzı eğitim gören ve aynı tarz disipline sahip olması arzulanan Nizam-ı Cedid ordusunu kurdu.

Onu 2. Mahmut’un daha da derinleşen, Osmanlı eğitim sisteminden ordusuna ve saray yönetimine kadar yayılan reformları izledi.

Sonrasında da Anayasal düzen kurma iddiasındaki 1839’da Tanzimat Fermanı, onu daha ilerleten 1856’daki Islahat Fermanı, 1876’da Osmanlı’yı meşruti bir monarşi olarak yeniden tanımlayan Anayasa reformu geldi.

Bunların hiçbiri kâr etmedi, 1923’te Atatürk Osmanlı’nın küllerinin üstüne Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu.

Ama biz, Japonya’nın 50-60 yılda yaptığını hala tam olarak yapabilmiş değiliz.

Japonya, koyu bir feodalizmden 50-60 yıl içinde borsasından bankalarına, ağır sanayisinden ticaretine kadar gelişmiş bir kapitalizme ulaşırken biz kapitalizmi 1980’de hala yeni yeni kurmaya çalışıyorduk, nüfusumuzun hala yarıdan fazlası köyde tarımsal ilişkiler içinde yaşıyordu.

Japonya nasıl başardı, Türkiye neden bu kadar yavaş kaldı?

Japonya başarırken kendisi gibi kalabildi, yani “milli” oldu da biz neden başarmak için kendimiz olmaktan vazgeçmeyi bile göze aldık, sonunda ne kendimiz kalabildik ne de Batılı olabildik?

1950’lerin başında Türk askeri, komünizme karşı savaşmak için Kore’ye gittiğinde, Kore Türkiye’den daha fakir bir ülkeydi. Bugün ise durum tam tersi. Ne oldu da Kore bizden daha zengin olmayı başardı, bunu yaparken de kendisi gibi kalmayı başardı?

Bu sorular bizler için tarihe ait sorular değil; tam tersine bugüne ait sorular.

Cevapların kolay olmadığı ortada. 

Koca bir Türk edebiyatı bu soruların etrafında şekillendi.

Türkiye’de siyaset denen şey, siyasi bölünme olarak adlandırılan şey, hatta “kutuplaşma” kabul edilen şey bile bu sorulara verilen farklı cevaplarla ilgili.

Çünkü aslında bugün bile biz “dünyalı” olma ama olurken de “milli” kalabilme kavgasını yaşıyoruz. Yani 200 yıldan fazla zamandır bu ülkenin temel gündemi ve temel mücadele konusu aynı konu aslında.

Şöyle düşünün: 1890 yılında, bugünün dev Japon bankası ve borsa aracılık kurumu Nomura’nın satıcıları sokak sokak, ev ev dolaşıp çantalarındaki hisse senetlerini satarak şirketlere sermaye topluyordu.

Bizim ise bir sermaye piyasasına sahip olmak için 1980’leri beklememiz gerekti. O piyasa da hiçbir zaman sermayeyi sahiden halka yayacak, şirketleri de bu hissedarlarına hesap verir kurumlar haline getirecek olgunluğa hiç ulaşamadığı için bugün fon soygununu konuşuyoruz.

Ama mesele sadece borsada yapılan bir dolandırıcılıktan ibaret değil; öyle olsa tartışmamız bir zamanlar ortaya çıkan ÇiftlikBank dolandırıcılığı kadar olurdu. Bu sefer daha derin bir konuyu konuşuyoruz.

O derin konu devlete sahip olma, devleti ele geçirme konusu. Çünkü bu soygunda işin içinde devlet de var.

“Yerli ve milli” derken bu soyguna kadar ulaştık; soygun bana göre baştan sona bu kavramla ilgili.

“Yerli ve milli” olmak, dünyadan kopmak anlamına geldi, iktidar elinden gelse Japonya’nın 1633’te yaptığını bugün yapacak.

Ama sorumuzun cevabı orada değil. Aynı anda hem “milli” hem de “dünyalı” olmayı başarmakta.

***

Gelin bu konuya yarın da devam edelim.

Sırbistan’da “yerli ve milli” kaybetti, “Milli ve dünyalı” kazandı

Sırbistan’da “yerli ve milli” kaybetti, “Milli ve dünyalı” kazandı

Bakın, hafta sonu iki seçim yapıldı. Brezilya’da kimse ihtimal vermezken geriden gelen Lula kazandı; Sırbistan’da herkesin beklediği oldu Vucic ve partisi kaybetti, yerine bir siyasi parti bile olmayan “Öğrenci Listesi” kazandı.

Sırbistan’da Vucic, bütün Yugoslavya’yı kana bulayan Sırp milliyetçisi, savaş suçlusu Miloşeviç’in yeni sürümüydü. Zaten onun yanında yetişmiş, onun hükümetlerinde bakanlık yapmıştı.

“Yerli ve milli” olmayı kimseye bırakmıyordu.

Sırbistan’da onu yenen büyük gençlik hareketi, dikkatli gözlerden kaçmıyordur, Sırp faşistleri Çetnik’lerin üç parmak kaldırma hareketini yapıyor selam verirken.

Hemen kolayca sonuca ulaşmayın, onlar Vucic’ten beter milliyetçiler değiller ama onu yenerken bu sembolü kullanarak kendilerinde milli de kalıyorlar.

Farkları “Milli ve yerli” olmak değil, “milli ve dünyalı” olmak. Demokrasi, hukuk devleti, hesap veren iktidar, insan hakları istiyorlar ve bunu da milli olmaktan vazgeçmeden yapıyorlar.

Evrensel olmak, dünyalı olmak onlar için milli olmaya engel değil.

Çok ilginç bir yeni tecrübe yaşanacak Sırbistan’da.

Brezilya’da da durum farklı değil. Lula’nın sürpriz yapıp ikinci turda kazanmasının ardında solun yükselişi yok, onun yerine demokrasiyi koruma çabası var. İlk turda merkez sağcı adaylara oy veren 9 milyon kişi döndü ikinci turda Lula’yı seçti; oysa rakibi Bolsonaro o oyları çantasında keklik görüyordu.

O oylar Lula’ya verildi; çünkü Bolsonaro’nun demokrasiyi ortadan kaldırmasından korkuluyordu.

Haksız bir korku değil.

Ülkemizin siyasi dinamiklerinde hem Sırbistan’dan hem Brezilya’dan izler var.